Paradigma yıkılırken
Cumhuriyet’i kuran irade bahse konu ideolojik tutumunu 1924 Anayasası’nda belli etmiş ve bu tarihten itibaren hayata geçirmiştir.Oysa, Bağımsızlık Savaşı esnasında toplanan kongrelerde katılımcıların terkibi, bilindiği üzere geniş paydalıdır ve çoklu denge politikaları yürütülmüştür.Özellikle de 1921 Anayasası’nın 11’inci maddesinde, vilayet halkınca seçilecek vilayet şuralarının yetkisi dahilinde, eğitim, sağlık, ekonomi, bayındırlık işlerinin devredileceği açıkça belirtilmiştir.Lozan Antlaşması sürecinde ise sadece gayrimüslimler ‘azınlık’ olarak belirtilmiş, Kürtler ‘Millet-i Hâkime’ mensubu olduklarından azınlık hakları doğal olarak söz konusu olmamıştır.Ancak Lozan Antlaşması’nda Türkçeden başka bir dil konuşan Türk yurttaşlara hiçbir şekilde geri alınamayacak haklar çerçevesinde belirlemeler yer almaktadır.Anlaşmanın 37, 38 ve 39’uncu maddelerinde yer alan bu hükümler Prof. Dr. Baskın Oran tarafından yazılmış bilimsel makalelerde detaylandırılmaktadır.Ancak pratikte ne gayrimüslimlerin ne de diğer Müslüman kesimlerin varlıklarına ve kültürlerine dair sonrasında sahiplenici bir tutum alınmamıştır.İhtimal, toplumu homojenleştirici politika tercihleri 20’nci Yüzyıl’ın mikro milliyetçilik akımlarından da etkilenerek, ülke bütünlüğünün korunmasının gereği olarak görülmüştür.Bu süreçlerde Türklük kavramının kültürel bir anlam içerdiği ve bu ülke sınırları içerisinde yaşayan herkesi temsil eden bir üst kimlik olduğu mottosu esas alınmıştır.Bahse konu kültürel biçimlendirmeye maruz kalan kesimler için ‘inkâr ve asimilasyon’ söylemi bu anlamıyla haksız sayılmaz.Abdullah Öcalan ve PKK bildirileri, özerklik dahil ayrıştırıcı hiçbir talebi içermeyen, devletle de mutabık kalındığı üzere, kâğıt üzerinde değil, uygulamada da ‘eşit vatandaşlık’ temelinde bir Türkiye beklentisini ifade ediyor.Söz edilenler, tutumlarını samimiyetle sürdürür ve Türkiye Devleti de demokratik bir ülke ortamı yaratabilirse tüm beklentiler kendiliğinden karşılanır.Dünyanın medeni ülkeleri ‘farklılıklarını bir zenginlik’ addetmiş ve bir arada yaşamanın hukukunu oluşturmayı becerebilmişlerdir.Devletin mutabakatlara uygun bir huzur ortamında Kürtlerin makul taleplerini anlama ve giderme çabası içerisine girmesi Türkiye’nin hemen her konuda demokratikleşmesinin kapılarını açar.Bu kronik sorunun çözüm aşamasına gelmesi devletimizi yönetenlere ve insanlarımıza şimdiden bir ‘moral ve özgüven’ getirmiştir.Artık ülkemiz bu konularda enerji kaybetmemelidir.Tekrar vurgularsak, PKK’yı tasfiyeye götüren antlaşma bazılarınca söylendiği gibi Lozan’a yönelik bir tehdit değildir.Lozan, ülke sınırlarımızı ve bağımsızlığımızı tescil ettirdiğimiz hayati bir sözleşmedir.Lozan Anlaşması ruhunda karşılıklı mutabakatla insan haklarına sahiplenme vardır.Bu ruhun sadece azınlıklarla sınırlı olması düşünülemez.Bu sözleşmede gayrimüslimlere ‘doğrudan’, Kürtlere ve diğer Müslüman etnisitelere ‘dolaylı’ tanınmış haklar yer alır.Ancak devleti yönetenler uygulamada bu taahhütleri hayata geçirmemişlerdir.Bugün Kürtlere yönelik devlet bakışının değişeceği izlenimi veren gelişmeler esasında bire bir Lozan ruhuna yönelişi ifade eder.Bugünün siyasi fotoğrafında an itibariyle yaşanan tuhaflıklar, bahse konu zihniyet değişimi ile evrensel demokrasiye yönelik bir kırılmayı da tetikleyecektir.Bir paradigma yıkılıyor.Tabii ki süreç sancısız olmayacaktır.Bu aşamada komplo teorilerine ve aşırı karamsarlığa itibar etmemek gerekiyor.
Source: Sıtkı Şükürer
‘Her şey çok güzel olacak’ sloganının mimarı Berkay Gezgin 19 Mayıs’ta seslendi: Umutsuzluğu aşacağız
CHP PM Üyesi Berkay Gezgin Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı. – Siyasete ilginiz nasıl başladı? Türkiye”nin gündeminde zaten siyasetten uzak durmak pek mümkün değil. Çocukluğumdan beri haber takip edilen bir evde büyüdüm. Babam ve annemle siyasi mevzuları hep konuşurduk. Bu çok etkili oldu. Hatta ters düştüğümüz noktalar olurdu, onların üzerinde tartışırdık. – Nasıl karar alırsınız evde, oylama yapar mısınız örneğin? 4 kişilik bir aileyiz. Evi ilgilendiren durumlarda oylama yaparız. Annemin oyu 3 sayılır. Böyle olması bize uyar, çünkü üç erkekle birlikte hayat gerçekten çok zor. – Sizin kuşağınızdaki diğer gençler siyasetle ne kadar ilgili? Orta okul ve lise dönemlerimde de Türkiye’de sürekli kritik olaylar oluyordu. Referandum, seçim sürekli gündemdeydi. Yani bizim kuşağın bilinenin aksine siyasetten uzat kalması pek mümkün olmuyordu. Arkadaşlarım da benim gibi genelde siyasete, ülke gündemine meraklı insanlar. – “Her şey çok güzel olacak” ile adınız duyuldu. Nedir hikayesi? O sırada 15 yaşındaydım. Bakırköy mitingi vardı. Annem böyle mevzularda bana kızar, “kızar” dediğim de annelik içgüdüsüyle “Gitme oğlum, bir şey olur” der. – Daha önce bir mitinge katılmış mıydınız? Hayır, ilk mitingim Ekrem İmamoğlu’nun mitingi oldu. Ortada bir haksızlık vardı. Çünkü seçimin iptali ve mazbatanın verilmemesi söz konusuydu. Kazanana hakkının verilmesini istiyorduk. O zamanlar dişlerimde tel vardı. Doktorum da miting de Bakırköy’deydi. Okulda arkadaşlarla konuşup mitinge gitme kararı aldık. Önce doktor randevuma gittiğim için ben çıkana kadar alan dolup taşmıştı. Otobüsün üstünü görebileceğim bir yer arıyordum ama imkansızdı. Ben de “Böyle olmayacak, otobüsün çıkacağı zamanı bekleyeyim, otobüse koşar desteğimi gösteririm, sarılırım” diye düşündüm. Sonra otobüs alandan çıktı, ben de peşinden koşmaya başladım. – Ne kadar koştunuz? Bakırköy meydandan İncirli”ye kadar, İncirli Caddesi”deki 3 kilometrelik yolu koştum. Bir ilçe bitirdim koşarak. Daha sonra mitingin otobüsten çekilen videosunu izledim, Ekrem Başkan bir süre sonra “Bu çocuk çok koştu biraz yavaş” demiş. – Yalnız mıydınız? Bir arkadaşım daha vardı önce ama o çok yoruldu ve bana yetişemedi. Otobüsü yakalayıp fotoğraf çektirmek istiyordum. Yavaşlayınca, aceleyle bir kez çekildim. Ama iyi çıkmadı, ben de koşmaya devam ettim. Bir ara yine yavaşladı, o sırada ben de “Her şey çok güzel olacak” deyiverdim. O kadar koşmanın adrenaliniyle, o heyecanla direkt ağzımdan çıkıverdi. Yapılan haksızlığın bir dışa vurumu olarak tamamen spontane bir biçimde, içimdeki duygu dilimden döküldü. – Sonrasında Ekrem Bey ile iletişiminiz nasıl başladı? Bu olay oldu, ben okulda dersteydim. Hoca son beş dakika serbest bıraktı. O an Bakırköy mitinginden bir bir video paylaşıldığını gördüm. Videoda ben vardım, yaklaşık üç milyon izlenmişti. Ertesi gün Saraçhane”de bir miting daha vardı. Oraya gittim. Tam alana ulaştım ki Ekrem Başkan benden bahsediyordu. Ben de insanlardan “Geçebilir miyim” diye izin alarak öne doğru gitmeye çalışıyordum, o kargaşada ilerledim. Tabii bu çabamı gören insanlar beni tanıdı ve “Burada” diye başkana beni gösterdiler. Ekrem Başkan da “O çocuğu alın otobüsün tepesine” dedi. Otobüse çıktım, Ekrem Başkan elimi kaldırdı otobüsün üstünde. İlk iletişimimiz bu oldu. Yani inanılmaz tesadüfler silsilesi… – “Her şey çok güzel olacak” neden bu kadar etkili oldu sizce? Bu olayın hem insanların vicdanına dokunması hem bu kadar doğal olması etkili oldu sanırım. Ekrem Başkanla aramızda bir bağ oluştu ve bu bağ insanlara çok güzel bir biçimde yansıdı. – İBB iştiraklerinden 1 milyon TL aldığınız yönünde iddialar ortaya atıldı, suç duyurusunda bulunacaktınız, nedir son durum? İnsanların evladı yaşındakilere iftira atmasını aklım almıyor. Birincisi; söyleyen kişinin elinde kanıt yok. İkincisi; MASAK raporu olduğunu söylüyor. Benim banka dökümlerim ortada. Yok böyle bir para girişi çıkışı. Suç duyurusunda bulundum. Sonra biraz geri adım attı. “Ben sadece 42 bin 500 liralık kısmını aldığını söyledim, kalanı elden almış” dedi. Hala iftira atmaya devam ediyor. Bunun için de ikinci kez suç duyurusunda bulunduk. – 42 bin 500 TL nedir? Ekrem Başkan şahsi hesabından bana burs veriyor. Ama tek seferde 42 bin TL verilmiş gibi, bu da çarpıtılıyor. Şöyle ki; 2022 yılında ayda 500 TL. 2023’te ayda bin TL, 2024’te ayda bin 500 TL ve 2025’in ilk üç ayı 2 bin TL burs. Bunların toplamı 42 bin 500 lira ediyor. – Ailenizin yanında okumuyorsunuz değil mi? Eskişehir’de okuyorum. – Nerede kalıyorsunuz? Bir artı bir öğrenci evinde üç kişi kalıyoruz. Ev arkadaşım 1 milyonu duyunca beni aradı, “Madem o kadar para alıyorsun, neden kanepede yatıyorsun” diye dalga geçti. Çok güldük. Özetle 2022’den beri hesabıma toplam 42 bin 500 TL gelen para var. Açıklamasında kocaman harflerle “Ekrem İmamoğlu burs ödemesi” yazıyor. Ben Erasmus”la yurt dışına gitmeden önce orada aileme yük olmamak için 3 ay yazın Bodrum’da resepsiyonist olarak çalıştım. Gizli saklı hiçbir şey yok. – Gözaltına alınmanız nasıl oldu? Miting dağılıyordu, bir arkadaşımla birlikteydik ve eve dönecektim o sırada bir polis seslendi, “Efendim abi” deyip yanına gittim “Alın bunları” dedi. Aldılar. – Tutuklanma gerekçeniz neydi? Tutuklama gerekçesinde “delillerin kuvvetli olması” yazıyor ama bir tane delil yok, bir tane görüntüm yok, nasıl neye göre tutukladılar, belli değil. “Kaçma şüphesinin bulunması” da yazıyor. Ben zaten Anadolu Üniversitesi”de okuyorum, yerim yurdum belli. “İlla kaçar” deniyorsa yurt dışı yasağı ile tutuksuz yargılanabilirdim. 6 ayla 3 yıl arası istendi, üst sınırdan ceza alsak bile bir gün yatarımız olmayacak. Biz niye 20 gün kaldık içeride. Ben 20 günde çıktım ama hala içeride olan gençler var. Bayram geçti, Anneler Günü geçti, gençler ailelerinden bu önemli günlerde uzak kaldı. Sınavları, eğitim hayatları var bu insanların. Neden tutuluyorlar içeride? – Ne öğretti cezaevi tecrübesi size? Gördüğüm hukuksuzluğu bizzat yaşadım. Ben cezaevindeyken birçok manipülasyon yapıldı. “cumhurbaşkanına hakaret” de vardı bunların arasında ki hakaret olduğu iddia edilen tarihte polis nezaretindeydim. O suçları da üzerimize yıkarak algı oluşturmak istediler. Oysa ki yargılanmam “dağılın emrine uymama ve yürüyüş kanununa muhalefet” idi. – Bu süreçte sizi en çok etkileyen ne oldu? Bazıları içeri girenlere “Kesin bir şey yapmışlardır, yoksa niye tutuklansınlar” diye bakıyor. Bunu anlatmak çok zor… Benim kuzenim, Ali Emre Fırıncıoğulları 2020’de, İdlib”de bu ülke için Rusya”nın gözlemci kulemizi vurması sonucu şehit oldu. Şimdi bu yalan haberleri yapan insanlar gelip bana diyor ki “Sen polise taş attın”. Ben böyle bir şey yapabilir miyim, bunun imkanı olabilir mi… Bu ülke için ailemden birini şehit vermiş bir insanım. Emniyet güçlerine taş atamam ben. Gerçekte olmayan, vicdana sığmayan şeyler bunlar. Bu canımı çok sıktı. Şu an dışarıdayım ama bir kesime göre ben hala cumhurbaşkanının annesine küfrü organize etmiş, polise mukavemet etmiş insanım. Ayıp bunlar. Siyaset kirli olmamalı. – Siz de artık siyasetin tam içindesiniz, CHP PM”ye girdiğinizi nasıl öğrendiniz? Cezaevindeyken televizyondan kurultayı takip ediyorduk. Genel Başkanımız Özgür Özel”in açıklamasıyla öğrendim. – PM”ye girmenizin ardından olumsuz tepki aldınız mı? Gençlerden olumsuz tepki görmedim. Biraz daha büyüklerden “tepeden inme” söylemleri oldu. Benden daha çok deneyimleri olabilir ama benim de mücadelesini verdiğim, bedelini ödediğim, hatta ödemeye devam ettiğim noktalar var. Benim de ulaşabileceğim bir kitle var. “Tepeden inme” gibi görmelerinin nedeni beni sadece bir slogana indirmeleri. Gerçekten görüp baksalar 15 yaşından beri partinin içerisinde olduğumu anlarlar. Bu yaşımda 20 gün bile olsa tutuklanıp hapis yattığımı görürler ve bunun ardındaki süreçte sosyal medyada ne kadar etkili olduğumu, CHP’nin gençlerle bağ kurmasındaki rolümü fark ederler. Benim verdiğim emeğin küçümsenmesini asla kabul etmem. – “Bu sorumluluğu kaldırabilecek miyim” şüphesi yaşadınız mı? Ben vatanını, milletini çok seven bir gencim ve bana ne görev verilirse elimden gelenin en iyisini yaparım. O nedenle sorumluluğunu kaldırırım, hiç şüphem yok. Ama öğrenmem gereken çok şey var. Daha 21 yaşındayım, kendimi daha donanımlı hale getirme, geliştirme safhasında olan bir insanım. Benim PM’de olmam, üst düzeyde bir insan olduğum anlamına gelmez. Ama ben direkt gençlerin içindeyim, yaşadığımız sorunlar aynı. – Gençler nasıl ulaşıyor size? Sosyal medya çok önemli. Sosyal medyada beni etiketleyip yardım isteyen gençler oluyor. Direkt yardım edebilecek konumda değilim ama gerekli olan ne ise partimizin önemli noktalarındaki insanlara, avukatlarımıza durumu anlatacak durumdayım. Onlar da hemen ilgileniyorlar. Popüler olmanın böyle bir avantajı oldu. Örneğin bir kafede oturuyorum, beni görüyorlar, “Gelsene oturalım konuşalım” diyorlar. Oturup konuşuyoruz. Çok güzel dönüşler alıyorum. Ben de çok mutlu oluyorum. – Nedir gençlerin en büyük sıkıntıları? Kazandığı okul ailesinin yanında değilse gitme şansı olmuyor. Nerede yatacak, ne yiyecek, okul masrafı nasıl karşılanacak, nasıl sosyalleşecek hepsi sorun. O nedenle icraat çok önemli. Öğrencilere verilen burslar, yurt olanakları… İstanbul”daki talepleri görüyoruz. Birçok öğrenci İBB’nin yurtlarında kalmak istiyor. Keşke o taleplerin hepsi değerlendirilebilse, Türkiye geneline yayılsa her öğrenci parayı, masrafı düşünmek zorunda kalmadan okulunu okusa. Bazı şeyleri gerçekten küçümsüyorlar. Ama bu ülkede yoksulluk azımsanamayacak derecede. – Neden gençler yurt dışına gitmek istiyor? Ben Erasmus”ta İtalya”da bulundum. Orada Avrupa’daki gençlerin en büyük derdinin, dünyanın herhangi bir yerini kastederek, “Burayı mı dolaşsam, yazın burada mı tatil yapsam” olduğunu gördüm. Ama biz, geçtim başka ülke gezmeyi, kahve içmeye zor çıkarız. Ailesinin durumu iyi olan genç de zaten vize alamaz. Ben İtalya’dayken okulu olan öğrencileri bile almadılar. İlk olarak, biz dünyayı görmek, bilmek istiyoruz. Gerçek anlamda düşünce özgürlüğü istiyoruz. Hakaret içeriği olmadan yapılan bir paylaşımdan sonra “İçeri alınır mıyım” tedirginliği yaşamamak istiyoruz. Ayrışma, kutuplaşma istemiyoruz. Şu son süreçte bunun etkileri suratımıza çok sert çarptı. Biz gençler olarak en güzel ülke bizim ülkemiz olsun diyoruz. Üst yönetimlerde bulunan herkesin kendisine bence bunu şiar olarak alması lazım. – “Suratımıza sert çarptı” dediniz, yaşananlardan sonra gençler artık daha çok mu tedirgin sizce? Bundan kısa süre önce “Z kuşağı apolitik, bunlardan bir şeyler olmaz” diyen çok kişi vardı. Ama gençler yeri geldiğinde tepkisini ne kadar sert koyabildiğini gösterdi. İstanbul Üniversitesi”ndeki barikatların yıkılmasıyla başlayan süreç, korkunun aşıldığının kanıtıdır. O enerji ülkenin dört bir yanına yayıldı. Şöyle bir durum var; biz zaten mitinge katılıp Yürüyüşümüzü yapıp dağılacağız. Örneğin Eskişehir’deki yürüyüşte, polis de bizimle yürüdü, sonra sakince dağıldık, bu kadar. Arada hiçbir sıkıntı çıkmadı. 23 Nisan”da Ankara”da Birinci Meclis’ten Anıtkabir”e yürüyeceğiz, “Yürüyemezsiniz” dediler. Türk genci yürür, Türk genci atasına gider, engelleyemezsiniz. Barikatlar aşıldı mı aşıldı. Yürüdük, engelleyemezler. – 19 Mayıs’ta gençlere çağrınız ne olur? 19 Mayıs, yalnızca bir tarih değil; bir milletin kaderini değiştiren, umudu yeniden yeşerten bir direnişin simgesidir. Bugün o meşaleyi biz gençler taşıyoruz. Baskılarla, korkuyla, adaletsizlikle susturulmak istenen bizler; tam da bu yüzden daha gür, daha cesur, daha umutlu olmalıyız. Çünkü bu ülkenin geleceği biziz. 19 Mayıs’ta çağrım nettir: Atatürk’ün gençliğe emanet ettiği bu ülkeyi; akılla, vicdanla ve cesaretle yeniden kuracağız. Yalnızca barikatları değil, umutsuzluğu da aşacağız. Yolumuza set çekenlere inat, daha kararlı adımlarla yürüyeceğiz. Çünkü biz, “geldikleri gibi giderler” diyen bir liderin çocuklarıyız. Vazgeçmeyeceğiz. Eğilmeyeceğiz. Bu ülkeyi hep birlikte aydınlığa çıkaracağız. – Gelecekteki siyasi hedefiniz nedir? Benim siyasi bir hedefin hiç olmadı. Ben CHP’nin resmi lise örgütlenmesi olan Halkçı Liseliler’de de görev yaptım. Merkezi Yönetim Kurulu”da grup sözcüsüydüm, üniversiteye geçince görevimi devrettim. Gençlik Kolları’nda resmi görevim olmadı ama çalışmalar yürüttüm. – Peki neler yapmayı planlıyorsunuz bundan sonrası için? Öncelikle okulumu iyi bir derece ile bitirmek istiyorum. Bu arada bana ne görev verilirse onu layığıyla en iyi şekilde yerine getireceğim. Ben üstüme düşeni yapmaya her şekilde hazırım. Mümkün olduğu kadar donanımlı bir birey olmak için elinden geleni yapan, çok çalışkan biriyim. Enerjim yüksek. Parti Meclisi’nde bulunmam sokaktan uzak olacağım anlamına gelmiyor. Tam tersine ben herkesle iç içe ve iletişimde olmayı seven biriyim. İnsanlar beni kafede, otobüste, metrobüste görecek. – Siyasete girmeniz gençliğinizi dilediğiniz gibi yaşamanıza bir sınır getirmeyecek mi? Ben otokontrolü zayıf bir insan olmadım. Ne yapmam gerektiğini bilir ve yerine göre hareket ederim. O nedenle bu tarz durumlar benim için sıkıntı olmaz. Bazı yorumlarda “Gençliğini yaşaması gerekirken kendini siyasetin içinde buldu, yazık” diyen görüyorum ama ben zaten bundan dolayı mutlu ve memnunum. PORTRE 2003’te İstanbul’da doğdu. FMV Özel Ayazağa Işık Lisesi’nden mezun oldu. 2001’de Eskişehir’de Anadolu Üniversikesi’nde İşletme Bölümü’nde lisans eğitimine başladı. 2024-2025 eğitim yılında bir yarı yıl süreyle Erasmus programı ile İtalya’da eğitim gördü. 2019’da İstanbul Büyükşehir Başkanlığı seçim sürecinde “Her yel çok güzel olacak” sloganı ile kampanyanın temellerini oluşturdu. 21. Olağanüstü CHP Kurultayı’nda Parti Meclisi’ne seçildi. FOTOĞRAFLAR: VEDAT ARIK
Source: İklim Öngel
200 bin TL’ye satılık cami arsası
Söz konusu gelişmeye ilişkin İYİ Parti Gaziantep Milletvekili Mehmet Mustafa Gürban sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “200 bin liraya cami satıyorlar! Bu milletin inancıyla, vicdanıyla alay etmektir. Cami yıkılıyor, arsası elden çıkarılıyor. Bu kararı kamu vicdanı kabul etmez” ifadelerini kullandı. STATÜ DEĞİŞTİRİLDİ Belediye kararında, taşınmazın dini tesis alanı statüsünden çıkarıldığı ve Hazine adına tescil edildiği belirtiliyor. Böylece ibadethane olarak kullanılan alan, satışa uygun hale getirildi. Yurttaşlar, ibadethane alanlarının bu şekilde elden çıkarılmasının hem dini hem toplumsal hassasiyetleri zedelediğini belirtiyor.
Source: Bekir Şahin
Vatandaş olabilmek
Türkiye Cumhuriyeti bir din, mezhep, etnik kimlik ve ırk devleti değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk de Türkiye’yi ve Türk milletini, din, mezhep, etnik kimlik, ırk ile değil, anayasal düzen ve vatandaşlık bağlamında tanımlamıştır. Anayasanın 10. maddesinde de buna uygun olarak şu ifade yer alır: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” Bir kişinin Müslüman, Sünni, Alevi, Hıristiyan, Musevi, Türkmen, Kürt, Çerkes, Boşnak, Arnavut, Laz, Arap, Ermeni, Rum olması, anayasa ve vatandaşlık bağlamında konu dışıdır. Din, mezhep, etnik kimlik, ırk fetişizmine dayalı siyasetle bir ulus, bir millet, bir vatan, bir devlet kurulamayacağı gibi, bu fetişizme sahip bir insan, vatandaş, vatanın paydaşı, vatandaşlık bilincine sahip değildir. Bu nedenle Türkiye’de AKP, YRP, SP, GP, DEVA gibi din ve mezhep üzerinden, MHP ve DEM gibi etnik kimlik üzerinden, BBP ve HÜDA PAR gibi hem din, mezhep hem de etnik kimlik üzerinden siyaset yapan siyasi partilerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına ve geleceğine yönelik herhangi bir olumlu katkı sunmaları kategorik olarak olanaksızdır. Söz konusu siyasi partilerin, seçmenlerin yaklaşık yarısını temsil etmesi, Türkiye’nin en büyük talihsizliğidir. Bu gerçek, halkın da vatandaşlık bilinci konusunda ne kadar geri kalmış olduğunun göstergesidir. Ancak bundan halk değil, halkı bu noktaya getiren ve halka örnek olmayı beceremeyen siyasi partiler, hükümetler, bu hükümetlerin kurduğu çarpık eğitim sistemi, bu siyasi partileri ve hükümetleri üreten emperyalizm sorumludur. *** Modern emperyalizm ülkeleri ekonomik açıdan sömürmek ve/ veya stratejik amaçlarla kullanmak için çeşitli yöntemler kullanır. Modern emperyalizm, klasik emperyalizm gibi, işgal, fetih, sömürge yöntemlerini kullanmaz; onun yerine, kamucu, halkçı, devletçi ekonomi politikalarının yerine, özelleştirmeci ve serbest piyasacı ekonomi politikalarını dayatarak, ülkelerin ekonomilerini ele geçirir ve/ veya ülkelerin üniter ve laik yapılarını ortadan kaldırarak, ülkeleri din, mezhep, etnik kimlik üzerinden böler ve parçalar. AKP iktidarı bu nedenle emperyalizmin her açıdan vücut bulmuş somut halini temsil eder. Çünkü AKP, kamuculuk, halkçılık, devletçilik karşıtı, özelleştirmeci ve serbest piyasacı bir ekonomi politikası yürüttüğü gibi, siyasetini din ve mezhep üzerinden yürütmektedir; koşullara ve çıkarlarına göre, MHP ve/veya DEM üzerinden, etnik kimlik siyasetini de buna eklemlemektedir. AKP emperyalizmin Türkiye’deki şubesidir! Türkiye’de siyasetçilerin, bürokratların, kamu görevlilerinin, medya üyelerinin, üniversite öğretim üyelerinin, öğretmenlerin, hukukçuların, avukatların, birçok meslek grubu üyelerinin ve halkın çoğunluğunun hâlâ bunun farkında olmamasının bedelini, Türkiye ne yazık ki yakın bir gelecekte, çok ağır bir biçimde ödeyecektir. *** Siyasetteki kısmen fiili durumla birlikte, anayasanın da, DEM’in desteğiyle ve ahlaksız milletvekili transferleriyle, din, mezhep, etnik kimlik siyaseti çerçevesinde şekillenmesi durumunda, emperyalizmin projesi, vatandaş olmayı başarmış, Cumhuriyetin kuruluş değerlerini özümsemiş, demokratik, laik, sosyal hukuk devletine sahip çıkmış onlarca milyon vatandaşa zorla ve hukuken dayatılmış olacaktır! Bu aynı zamanda Türkiye’nin bölünmesi ve parçalanması sürecini hızlandıracaktır! Bu aynı zamanda bir ulusal güvenlik sorunudur! Vatandaş olmayı başaramamış bir topluluk, millet ve vatan sahibi olmayı hak etmez; kabile, cemaat, ümmet olmanın ötesine geçemez! Bu nedenle herkesin en kısa sürede aklını başına toplayıp sorumluluk üstlenmesi, miskinlikten, kişisel çıkar peşinde koşmaktan, seyirci olmaktan kurtulması, tarihsel ve yaşamsal bir zorunluluktur!
Source: Örsan K. Öymen
‘Önemli bir eşik’
Türkiye’de uzun yıllardır tartışma konusu olan kadınların nüfus kaydının evlilik sonrası eşinin hanesine taşınması uygulamasında önemli bir gelişme yaşandı. Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesi uyarınca kadınlar, evlendiklerinde eşlerinin nüfus hanesine kaydırılıyor; boşandıklarında ise tekrar babalarının hanesine taşınıyor. 2020 yılında bu uygulamanın iptali için avukat Ömer Çakırgöz ve eşi konuyu yargıya taşıdı. Dava, yıllar süren hukuk mücadelesi sonunda asliye hukuk mahkemesinde önemli bir aşamaya geldi. Mahkeme, bu düzenlemenin iptali için Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurulmasına karar verdi. Şimdi gözler AYM’nin vereceği karara çevrildi. Yaşanan gelişmeyi Cumhuriyet’e değerlendiren avukat Süreyya Kardelen Yarlı, “Kadının evlilik sonrası nüfus kaydının otomatik olarak eşinin hanesine taşınması zorunluluğu, sadece teknik bir idari işlem değil; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kurumsallaştığı sembolik bir uygulamadır. İstanbul 14. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin, Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. maddesinin 2. fıkrasına ilişkin verdiği somut norm denetimi başvurusu kararı, kadınların bireysel kimliğinin, mekânsal aidiyetinin ve medeni statüsünün hukuk eliyle silikleştirilmesine karşı önemli bir direnç noktasıdır. Anayasanın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesi, 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması hakkı ve 23. maddede düzenlenen yerleşim yerini seçme özgürlüğü, bu tür cinsiyet temelli otomatik uygulamalara karşı anayasal zemin sunmaktadır” dedi. ‘CESUR BİR KARAR’ Yarlı sözlerini şu şekilde noktaladı: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de yerleşik içtihadında, medeni statü değişiklikleriyle ilgili işlemlerde bireyin özerkliğini ve kimliğini merkeze alan bir yaklaşımı benimsemektedir (örneğin Burghartz v. İsviçre, 1994). Bu doğrultuda, Türkiye’deki uygulamanın ne birey haklarına saygılı ne de uluslararası standartlarla uyumlu olduğu açıktır. Bu karar, bir kadının evlendikten sonra nerede ‘kayıtlı’ olacağından çok daha fazlasıdır. Bu, kadının hanesinin kendi iradesi olup olamayacağına dair bir hukuk sınavıdır. Mahkemenin verdiği bu cesur karar, yalnızca Anayasa Mahkemesi önüne taşınacak bir norm denetimi değil; kadınların hukuki özne olarak tanınması yolunda önemli bir eşiktir.”
Source: Rengin Temoçin
78. Cannes Film Festivali”nden notlar: ‘Yeni Dalga’dan dip akıntılara
Önce Amerikalı senaryo yazarı ve yönetmen Richard Linklater’ın (1960) “Nouvelle Vague”ı (Yeni Dalga), sinefil yürekleri ferahlattı. Fransız sinemasında, 1950’lerin ikinci yarısından itibaren devrim yaratan Yeni Dalga hareketinin belli başlı aktörleri, o günlerden geri kaldığına inanabileceğiniz kadar başarılı dekorlar içinde, siyah beyaz görüntüler eşliğinde karşımıza geliyor. Jean-Luc Godard, Claude Chabrol, François Truffaut, JeanPaul Belmondo ve Jean Seberg sanki ikiz kardeşleri olan oyuncular tarafından çok iyi canlandırılmışlar. “Nouvelle Vague”, bir noktada, “Yeniden yaratılmış gerçeğin belgesel sineması” diyebileceğimiz farklı bir türün örneği. Ciddi bir araştırmanın ürünü olan bu olağanüstü çalışma, Jean-Luc Godard’ın (1930-2022), sinema dilinde yeni bir çığır açan, 1959 yapımı ilk uzun filmi “A bout de souffle”un (Soluk Soluğa) çekim sürecine odaklanıyor. O dönemin ruhunu, yaratıcı havasını ve Godard’ın kendine özgü dehasını çok rahat, muzip bir dille anlatıyor. “Nouvelle Vague”ı ve uzantılarını yaşamış sinefiller için nostaljik bir tat içerirken genç kuşaklara yeni perspektifler sunan bu film için, jüri, yepyeni bir özel ödül tanımlamak ihtiyacını hissedecektir belki de. TRUMP VE KIRMIZI HALI Bu arada, Donald Trump’ın kulakları çınlasın! Sinemayı televizyonlarda izlediği eğlendirici ya da sürükleyici filmlerden ibaret sanan, önce Avrupa’da yaşama geçip orada geliştiğini bile bilmiyor gibi konuşan, bugünkü ortak yapım ağlarından da pek haberdar olmamalı ki ABD dışında üretilen filmlere yüzde yüz gümrük vergisi getirmek gibi saçmalıkları dile getiren; sanat ve kültür düşmanı tavırlarıyla tüm dünyada tepki gören Başkan Trump’a rağmen, tanınmış Amerikalı yönetmen Linklater’in, yaratıcı Avrupa sinemasını saygıyla selamlayarak onurlandırdığı “Nouvelle Vague”, basın gösterimi sonunda alkışlanan nadir filmlerden biri oluyor. ALKIŞ SÜRELERİ Sırası gelmişken bir haber kirliliğinin altını daha çizelim. Galaları, 3 bin koltuklu Lumière salonunda yapılan yarışmalı bölüm filmlerinin gösterimleri sonundaki alkışların süresi, asla güvenilir bir gösterge ya da ölçüt olmamıştır. Islıklanan filmlerin Altın Palmiye almaları ya da çok alkışlanan filmlerin ödül alamadığı defalarca yaşanmıştır. Tıpkı kırmızı halılı merdivenler üzerinde, sponsor olan ya da olmayan şirketlerin satın aldıkları biletlerle gövde gösterisi yapan yüzlerce manken ya da oyuncunun, resmi seçkilerde yer alan filmlerle, uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmadığı gibi. Cannes’da her tür manipülasyona, “dalgaya” yer var. Ancak çarpıtılan gerçeklerle beslenen haber kirliliğiyle dalga geçmek de hakkımız, hatta görevimiz! İSMİNİ ÇOK DUYACAĞIZ Güncel toplumsal dip dalgaları gündeme getiren, Cezayir ve Tunus kökenli Fransız kadın oyuncu-yönetmen Hafsia Herzi’nin (1987) filmi “Küçük Kız Kardeş”i de önemli ve cesur tavrı yanında, duyarlı yaklaşımıyla da çok beğenerek alkışlıyoruz. Paris’te, bir banliyöde yaşayan, namaz kılan inançlı Müslüman lise öğrencisi genç kızın cinsel yönelimini sorgulama sürecini ele alıyor film. Genç kızın eşcinselliğe yönelişindeki ilk zor aşamayı sahneye koyuyor. Bırakın Müslüman ülkeleri, Fransa’da bile daha şimdiden tutucu çevrelerin tepkisini üzerine çekmiş durumda olan bu filmin adını daha çok duyacağız… Zor bir konuyu, hiçbir kışkırtıcı tavra yer vermeden, şematik yaklaşımlardan da özenle kaçınarak, içtenlikle işleyen Hafsia Herzi, bu üçüncü filmiyle Cannes seçkilerinde bir basamak daha yukarıya çıkarak Altın Palmiye’ye aday oluyor. Çocuk oyuncuların dikkat çeken performansları ardından, 17 yaşındaki Fatima karakterini, içselleştirilmiş inandırıcı yorumuyla canlandıran Nadia Melliti de ödül gecesi adını duyurabilecek bir genç oyuncu.
Source: Mehmet Basutçu
Nas diye bağırırken faizi cebe koydular
Yüksek enflasyon karşısında düşük faiz politikasının Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından “Nas var nas! Neymiş efendim faizleri düşürüyormuşuz. Benden başka bir şey beklemeyin. Bir Müslüman olarak nas neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim” ifadeleri ile savunulduğu 2021 yılından bu yana yoksulluk ağırlaşırken, iktidara yakın şirketler kârı cebe koydu. Bu yılın ilk üç ayında memur, emekli ve asgari ücretlinin geliri erirken, Erdoğan’ın yeğeni Üsame Erdoğan’ın holdingi 1000 Yatırımlar Holding net kârını yüzde 609 bin 757 artırdı.
6 BİN KAT KÂR
Evrensel’in haberine göre 3 yıllık holding üç aylık net kârını 827 bin 727 TL’den 5 milyar TL’ye çıkarırken 7 milyon asgari ücretli resmi enflasyon karşısında reel olarak aynı dönemde 35 milyar TL kaybetti. Üç ay boyunca 75 bin asgari ücretlinin elde ettiği gelir ile söz konusu şirketin elde ettiği kâr denk bir seviyede kaldı. Habere göre, Türkiye’nin en büyük kamu bankalarından olan HalkBank’ın aynı dönemde 7 milyar TL net kâr elde ettiği, Pegasus, Sabancı ve Koç’un zarar ettiği aylarda ortaya çıkan bu ‘üstün’ başarı ile net kâr 6 bin 45 kata çıktı.
5 milyar TL’lik kâr
Habere göre, yeğen Erdoğan’ın şirketleşme süreci bu ‘düşük faiz’ sürecinde gerçekleşirken, 2019’da BinBin, 2022’de kurulan Algoritma Donanım&Yazılım, 2022’de kurulan Meta Mobilite, 2022 sonunda kurulan Altay Enerji, 2023’te kurulan 1000 Pay, 2023 yılında satın alınan 4B Mühendislik İnşaat Enerji ve 2024’te tüm payları alınan BinBin Taksi ile holding kemerlerin ‘en sıkı’ olduğu üç ayda ele geçen 5 milyar TL net kâr elde etti. Sadece holdingin yönetim kurulu üyelerine üç aylık ücret ve hak ödemeleri toplamı 9.9 milyon TL.
Source: Haber Merkezi
Kırım Tatar Sürgünü mesajı: Kırımlı kardeşlerimizin yanındayız
Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer verdi: “Anayurtlarından sürgün edilmelerinin 81’inci yıldönümünde Kırım Tatar Türkü kardeşlerimizin yaşadığı acıları hüzünle yâd ediyor, sürgün sırasında şehit olan soydaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Türkiye olarak Kırımlı kardeşlerimizin haklarını savunmaya, her zaman yanlarında olmaya devam edeceğiz.”MÜZE DAVETİCUMHURBAŞKANI Tayyip Erdoğan, bu yıl ‘Hızla Değişen Toplumlarda Müzelerin Geleceği’ temasıyla icra edilen Müzeler Günü’nü tebrik etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı: “Bu yıl ‘Hızla Değişen Toplumlarda Müzelerin Geleceği’ temasıyla icra edilen Müzeler Günü’nü tebrik ediyorum. ‘Müzekart GNS’ ile müze girişlerini ücretsiz hale getirdiğimiz, gençlerimiz ve çocuklarımız başta olmak üzere tüm vatandaşlarımı müzelerimizi ziyaret etmeye, zengin kültürel hazinelerimizi keşfetmeye davet ediyorum.”
Source: Aziz Özen
Terör mağdurlarına aylık bağlamada kolaylık
Sivil vatandaşların engelli hale gelmesine veya vefatlarına neden olan olayın; yetkililerce güven ve asayişin korunmasında verilen görev sırasında vuku bulması halinde maaş bağlanabiliyor. Ayrıca güvenlik güçlerine kendiliklerinden yardımcı olan ve fayda sağlayanlar ile terör eyleminin ortaya çıkarılması veya bertaraf edilmesi sırasında engelli kalan veya hayatını kaybedenlerin yakınlarına da aylık bağlanıyor. BAŞVURULAR NEREYE? Başvurular doğrudan dilekçe ile SGK”ya yapılabileceği gibi ikamet edilen il ya da ilçe mülki idare amirlikleri, İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğüne de yapılabiliyor. Başvurular zarara uğrayan kişinin ya da mirasçılarının olayın öğrenilmesinden itibaren 60 gün, her halükârda olay tarihinden itibaren bir yıl içinde yapılıyor. SORUNUN KAYNAĞI NE? Mağdurlara aylık bağlanabilmesi için Zarar Tespit Komisyonu kararı ve gerekli belgelerin SGK”ya gönderilmesi gerekiyor. Olayın yaşandığı tarihten itibaren en geç bir yıl içinde valiliklerden gerekli yazıyı alamayan mağdurlara aylık bağlanamıyor. Bir yıl içinde yazı alamayan çok sayıda vatandaş bulunuyor. CİMER, TİHEK, TBMM Dilekçe Komisyonu ve Kamu Denetçiliği”ne (KDK) şikayetçi olan vatandaşlar, sonuç alamamaları üzerine mahkemenin yolunu tutuyor. Mağdurlar tarafından çok sayıda dava açılmış durumda. SGK NASIL BİR ADIM ATTI? SGK, Meclis Dilekçe Komisyonu, TİHEK, CİMER ve KDK”dan gelen “bu sorunun çözülmesi için ne yapmayı planlıyorsunuz?” eksenindeki birden çok resmi yazı ve açılan tüm davaların kurum aleyhinde sonuçlanmaya başlaması üzerine harekete geçti. SGK, bir yıl içinde gerekli komisyon kararı ve belgelerin valiliklerden alınması için ne yapılabileceği konusunda İçişleri Bakanlığı”na yazı yazdı. İçişleri Bakanlığı, SGK”ya konuya ilişkin gönderdiği yazıda yasal düzenlemeye işaret etti. İçişleri Bakanlığı yazısında “İl mülki amirlikleri tarafından temin edilip SGK”ya gönderilecek olaya ilişkin adli, idari ve askeri mercilerden sağlanacak her türlü bilgi ve belgenin terör eylemi veya terörle mücadele faaliyetleri nedeniyle yaralanma, engelli hale gelme ve ölüm halinin gerçekleşip gerçekleşmediğini ortaya koyacak nitelikte olması” kriterini dile getirdi. “Zarar tespit komisyonu kararı aranmasına gerek olmadığı” ifadesine yer verilen İçişleri Bakanlığı yazısında, engelli hale gelme ve ölüm halinde aylık bağlamaya ilişkin karar vermeye yetkili merci veya mercilere ilişkin açık bir düzenleme yapılmasının gerekliliğine dikkat çekildi. GEÇİCİ DÜZENLEME SGK, İçişleri Bakanlığı”ndan gelen yazı üzerine, terör eylemlerinde engelli hale gelenlere ve ölenlerin yakınlarına aylık bağlanması konusunda kolaylık sağlayan geçici bir düzenlemeyi hayata geçirdi. Valiliklerce oluşturulan Zarar Tespit Komisyonlarından karar alamadıkları için bugüne kadar aylık bağlanamayan terör mağdurları, bundan böyle “kesinleşmiş mahkeme kararları” varsa aylık alabilecek. YASAL ÇALIŞMA BAŞLATILDI Geçici çözüm sağlayan SGK, hem vatandaşlarının sorununun çözülmesi, hem diğer resmi kurumların oluşturduğu baskı hem de dava yükünün azaltılması amacıyla kalıcı uygulama için harekete geçti. Çalışma ve İçişleri bakanlıkları ile SGK bünyesinde geçici uygulamanın kalıcı hale getirilmesi için yasal zemin çalışması yürütülüyor. Diğer bakanlıkların görüşleri doğrultusunda belirsizlikleri ortadan kaldırmak, mağdurların haklarına hızlıca ulaşması ve SGK”nın yükünü hafifletmek için hazırlanmakta olan yasal çalışmanın dönem bitmeden TBMM”ye sunulması bekleniyor. SIKINTININ BOYUTU NE? 50 ilde 57 Zarar Tespit Komisyonu”na 2019″dan bugüne kadar 100 bine yakın başvuru yapıldı. Bu başvuruların sadece yüzde 57″si sonuçlandırılabildi. Hak sahiplerine 2.5 milyar TL”ye yakın ödeme yapıldı. Geçmiş döneme ait sonuçlandırılamayan 85 bine yakın dosya bulunuyor. Bu dosyaların incelenip tamamlanabilmesi için Zarar Tespit Komisyonları ve sekreteryalarının güçlendirilmesinin zorunlu olduğu tespit edilmiş durumda. NE KADAR AYLIK BAĞLANIYOR? Terör olaylarında engelli hale gelen vatandaşlara çalışma gücündeki kayıp oranına göre birinci derece engelli için: 9.619 TL, ikinci derece engelli için: 7.695 TL ve üçüncü derece engelli için: 5.771 TL aylık ödeniyor. Hayatını kaybeden kişilerin eş ve çocuklarına ise yine 9.619 TL olmak üzere hisseleri oranında ödeme yapılıyor. Bu ödemeler Hazine ve Maliye Bakanlığı”nın finansmanı ile SGK tarafından yapılıyor. NAKDİ ÖDEMELER NASIL YAPILIYOR? Nakdî Tazminat, bu konuda herhangi bir adli karar gerektirmeden yetkili komisyonlarca ve idarece kendiliğinden karar alınarak yapılan ödemeye deniyor. 1 Ocak 2025 Tarihi İtibariyle Ödenen Nakdî Tazminat Miktarları: Ölüm halinde; 961.928 TL, hayatını başkasının yardım ve desteği olmaksızın sürdüremeyecek şekilde malûl olanlar için de 1.923.856,40TL nakdî tazminat ödenmekte.
Source: Önder Yilmaz
Hindistan’da Türkiye menşeli markalara boykot: LC Waikiki, Mavi, Koton ve Trendyol listede
Türkiye Menşeli Ürünler Raflardan İndi
Hindistan”da faaliyet gösteren büyük ticaret platformları, Türkiye”den ithal edilen ürünlerin satışını durdurma kararı aldı. Boykot kapsamında, özellikle tekstil sektörüne ait markalar dikkat çekiyor. E-ticaret devleri, Türkiye merkezli popüler markaların ürünlerini sistemlerinden kaldırdı.
Platformlardan yapılan gözlemlerde, Trendyol’un giyim markası başta olmak üzere, LC Waikiki, Koton ve Mavi gibi markalara ait ürünlerin artık “Stokta yok” ibaresiyle listelendiği görülüyor.
“Hizmetlerimizi Ülke Değerlerine Göre Gözden Geçiriyoruz”
Bir e-ticaret platformu yetkilisi konuya ilişkin yaptığı açıklamada dikkat çeken ifadeler kullandı:
“Vatandaşlarımızla dayanışarak platformlar arası sunduğumuz hizmetleri ülkenin değerlerine uygun olacak şekilde gözden geçiriyoruz.”
Bu açıklama, platformların Türkiye ile ilgili politikaları yeniden yapılandırdığına ve kamuoyunun hassasiyetlerini dikkate aldığına işaret ediyor.
Manavlarda da Türkiye Boykotu: Elmalara Ret
Boykot yalnızca dijital platformlarla sınırlı kalmadı. Hindistan’ın Prayagraj kentindeki bazı manavlar da Türkiye’den ithal edilen ürünlere karşı tepki gösterdi. Özellikle Türkiye menşeli elmalar, raflardan kaldırıldı.
Bir manavın tepkisi şu sözlerle yankı buldu:
“Türkiye’yi her zaman destekledik onlar ise bize ihanet etti.”
Bu açıklama, Hindistan’daki kamuoyunun Türkiye’nin dış politika tutumuna karşı duyduğu kırgınlığın somut bir yansıması olarak değerlendiriliyor.
Source: Haber Merkezi
AKP”li milletvekilinin hastane şovu tıp dünyasını ayağa kaldırdı
2020 yılında İYİ Parti”den AKP”ye geçen Antalya Milletvekili Dr. Tuba Vural Çolak, sosyal medya hesabından, eğitilen sokak köpekleriyle birlikte kanser tedavisi gören hastaları ziyaret ettiğine yönelik paylaşımlarda bulundu.Göz hastalıkları uzmanı olan Vural “Sokak hayvanlarını eğitiyoruz. Hastalarımızı tedavi ediyoruz” diyerek, “Özel eğitim ve sınavlardan başarıyla geçen sokak köpeklerimiz bugün ülkemizde ilk kez Avrupa ve Amerika”daki uygulamalara benzer şekilde, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi Meme Cerrahisi Servisi”nde ameliyat olmuş hastaları ziyaret etti” mesajı yayımladı.
HASTANE ŞOVUNA TIP DÜNYASI TEPKİ GÖSTERDİHastanede steril olması gereken ortama köpeğin getirilmesine başta doktorlar olmak üzere her kesimden tepki yağdı. Gelen tepkiler arasında “Hastanede köpeğin ne işi var.”, “Kanserli hastaların odalarına çiçek dahi alınmıyor, köpek nasıl giriyor.”, “Bu hayvan sevgili değil, hasta sağlığını tehdit eden bir eylem” yorumları ön plana çıktı.
Source: Haber Merkezi
Erdoğan”ın Başdanışmanı, AKP”li rektöre hakaretler savurdu: Sanane lan Linet”ten!
Eski AKP Grup Başkanvekili, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Rektörü Naci Bostancı kamuoyunda tepki çeken Linet konserinin iptaline dair yaptığı açıklamada şöyle demişti:
“Ses sanatçısı Linet”i beğenir yada beğenmezseniz, fakat İsrail zulmüne gösterilecek tepkinin adresi Linet”in konseri olamaz. Bu tür kastını aşan eylemlerin Filistinlilere faydası değil zararı var. Kaynağı ancak ve sadece kabilecilik olan konser engellemesi asla kabul edilemez…”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan”ın Başdanışmanı Oktay Saral X üzerinden yaptığı açıklamada Bostancı”ya sert sözlerle tepki gösterdi, istifasının alınmasını istedi.
Saral, yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Hayırdır Naci Bostancı!Gazze”de ve dünyanın bir çok ülkesinde yapılan vahşete gıkın çıkmayacak,sessiz kalacaksın ancak siyonist bir şarkıcı sözümona mağdur olmuş gibi ciyaklayacaksın.!Sana ne Linet”ten!Bu sözler asla masum olamaz.İstifası alınmalı ve tahkikat yapılmalıdır.”
Source: Haber Merkezi
Erdoğan’ın “En büyük eserim” dediği Büyük Türkiye yolu “Terörsüz Türkiye”den geçer
“Terörsüz Türkiye” için Cumhurbaşkanı Erdoğan Ak Partililere hitaben yaptığı konuşmada, “En büyük eserimiz olacak” cümlesini kurdu.
Düşünün bir kere, Ak Parti 2002’de iktidara geldiğinde, “Sadece Olağanüstü Hal’i kaldırın yeter” diyen bölge insanı ve Kürtler o günden bugüne gelindiğinde birçok kazanım elde etti.
Anadilde eğitimden, TRT Kürdi’ye…
İnkar ve asimilasyonun büyük bir sorun olduğu günlerden, “Kürt sorunu benim de sorunum” dendiği bir noktaya…
“Son kasedime bir de Kürtçe türkü koyacağım” diyen Ahmet Kaya’nın çatal-bıçakla kovalandığı günlerden, Kürtçe türkü söylenen günlere geldik.
Kazanımları çoğalta biliriz.
Ak Parti ve lideri Erdoğan’ın Kürt sorununun çözümü konusunda aldıkları mesafenin sonucu, “Artık Kürt sorunu yoktur. Kürt kardeşimin sorunu vardır. Bir de terör sorunu vardır” noktasına gelmişti.
BÜYÜK TÜRKİYE’NİN İNŞASINDA HEPİMİZİN HANESİNE DÜŞEN GÖREVLER
Erdoğan’ın, “En büyük eserimiz olacak” dediği ise, “Terörden arındırılmış bir Türkiye”dir.
Peki, terör örgütü PKK’nın fesih kararı ve ardından silahlara veda etmesiyle birlikte “En büyük eser” nasıl inşa edilecek?
Yani, silah bırakma nihayi hedef değildir.
Asıl hedef, PKK’nın tasfiyesinden sonra inşa edilecek yeni dil ve söylem ile “Büyük Türkiye” idealinin hayat bulmasıdır.
Büyük Türkiye idealidir Erdoğan’ın “En büyük eserimiz olacak” dediği.
Büyük Türkiye ideali için Cumhur İttifakı’nın önemli ismi MHP lideri Bahçeli’nin 1 Ekim’de açtığı kapı, Erdoğan’ın süreci sahiplenmesiyle adım adım ilerledi.
PKK ele başı Öcalan’ın 27 Şubat’ta PKK’ya “silah bırakın, kendinizi feshedin” çağrısı karşılık buldu.
Öcalan’ın hala PKK üzerinde etkisi olup olmadığı terst edilirken… Örneğin KCK Yürütme Kurulu Üyesi ve PKK’nın kuruluşundan bu yana dar kadroda var olan Cemil Bayık’ın, “Zaman zaman yürüyüşümüzde sorun olabilir ama Öcalan’ın adımlarına adımlarımı uydururum” dediğine şahit olduk.
PKK’nın 12. Kongresi’nde Öcalan’ın sözünün dinlendiğini gördük.
O halde, Öcalan’ın hala güçlü bir şekilde etkili olduğu PKK’nın tasfiye ediliş sürecindeki rolünü bilmeliyiz.
Türkiye kamuoyunda Sayın Bahçeli’nin milliyetçi çevreler üzerindeki etkisinin farkında olmayanımız da olmadığına göre…
Hele bir de son seçimde bile milletin yüzde 52’sinin oyunu alabilmiş bir Erdoğan gerçekliği ortadaysa…
Terörsüz Türkiye projesinin hayata geçme ihtimali yükselmiş demektir.
Terörsüz Türkiye projesinin en önemli safhalarından biri de “sabıka kaydı” olmayan, teröristlerin dağdan inip topluma kazandırılması meselesidir.
PKK’lılar dağdan inip geldiğinde, milletin kimyası asla bozulmamalıdır.
Ne demek istiyoruz.
Örneğin 2013 sürecinde “Habur görüntüleri” olmuştu. O görüntüler gibi görüntülere müsaade edilmemeli.
Ama, bazılarımız için kabullenmesi zor da olsa, “Suça bulaşmamış” terör örgütü mensuplarının silahlarını bıraktıktan sonra topluma kazandırılması gerekir.
Buraya bir de Diyarbakır Annelerine parantez açalım.
Onlardan 61’i evlatlarına kavuştu. Geriye 300’den fazla anne var.
Önümüz Kurban Bayramı.
Çocuklarını bekleyen Diyarbakır Annelerine, bayram hediyesi olarak çocukları getirilebilir mi?
Öyle bir şey olsa ne güzel olur.
TOPLUMSAL BARIŞA HELAL GETİRECEK HİÇ BİR PROJEYE EVET DEMEYİZ
PKK’nın silah bırakıp tasfiye olması tamamen toplumsal barışımız için yapılıyor.
Aradaki, husumetler yok olsun. Şehitlerimiz gelmesin, anneler ağlamasın ve Türkiye’nin başta insan sermayesi olmak üzere değerleri bu terör belasına feda edilmesin.
Bir soru ile bitirelim.
Türkiye kendi Kürtleriyle sorunlarını aşama aşama çözdü.
Hatta, Kuzey Irak’taki Bölgesel Kürt yönetimiyle de arası çok iyi. Kuzey Irak Kürtlerinin yönü Türkiye.
Irak kürtleriyle bağımız çok güçlü. Barzani’nin referandum yaptığı dönemde ilişkiler aksasa da bu böyle. Talabani grubu ile de son dönemde sorunlar yaşasak da ilişkilerimiz hala iyi.
Hal böyle olunca, tıpkı Irak Kürtleri gibi, Suriye Kürtlerinin yönü de Türkiye olur mu?
Yanlış anlaşılmasın!
Kastımız, Irak ve Suriye Kürtlerinin kendi ülkelerinin başkentleriyle ilişkilerinin iyi olması önceliğimizdir.
Ama, akrabalık bağlarımız ve tarihsel birlikteliğimiz bize bu soruyu sordurtuyor.
Bir de şerh düşelim!
Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin Irak’taki şartları ile, YPG/PYD’nin Suriye’deki şartları aynı değil.
O yüzden Suriye’de SDG içindeki YPG/PYD’nin dolayısıyla Suriye PKK’sının Şam’a entegre olması zaman alacak.
Hasan Öztürk / Haber7
Source: M Yazilari
Terörün sonu, milletimizin yeni başlangıcı
Silahların sustuğu, terör ve şiddetin sona erdiği, insanlar üzerindeki ipoteklerin kalktığı bir toplumda sözlerin önemi artar, kelimeler anlamını bulur, ifadelerin kudreti yerine gelir. O yüzden şimdi sözün, ifadenin, anlatma tarz ve tercihinin daha çok sorumluluk istediği bir dönemdeyiz.
PKK’nın silah bırakma ve fesih kararı, yalnızca bir örgütün sonu değil, Türkiye’nin son kırk yılına damgasını vurmuş güvenlik siyaseti paradigmasının da derin bir dönüşümüdür. Geldiğimiz noktada, terörle mücadelenin sadece askerî değil, aynı zamanda siyasal, toplumsal ve psikolojik katmanlarıyla ele alınması gerektiği açıkça görülmektedir.
Bu gelişme, devletin uzun vadeli stratejisinin, toplumun derin sabrının ve siyasetin zaman içinde olgunlaştırdığı kriz yönetiminin ortak bir sonucudur. Ancak bu noktadan sonra başarıyı sürdürülebilir kılmak için, sadece devletin değil bireylerin de, toplumun önündeki kişilerin de, toplumun bütün kesimlerinin de daha dikkatli, bilinçli ve daha sorumlu bir pozisyon alması kaçınılmazdır.
Siyaset bilimi literatüründe, terör ya da iç çatışmaların ardından gelen sürece “post-conflict transition” ya da “post-terror society” denir. Bu süreçte en az çatışma dönemi kadar belirleyici olan şey, toplumun kendisini yeni bir normalle nasıl inşa ettiğidir.
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu meydan okuma da budur: Terörsüzlüğün sürdürülebilirliğini nasıl sağlayacağız?
Bu sorunun cevabı; sadece güvenlik tedbirlerinde ve siyasi aktörlerde değil, toplumsal yaklaşımlarda da aranmalıdır.
Hiç kuşku yok ki bu sürecin mimarı, milletimizin arzusu ve devletin aklıdır; bu aklı işleten kararlı, ısrarlı ve istikrarlı siyasi iradedir. Ancak nihai ve mutlak başarı, yalnızca krizleri yöneten aktörlerle değil; bu krizin içinde ve çevresinde yaşayan, bu krizi uzun yıllar boyunca taşıyan toplumun tamamının katılımı ile gerçekleşir.
Ve işte tam da bu nedenle, bugünden itibaren herkese düşen yeni bir görev vardır:
Artık siyasal söylemimizi, toplumsal dilimizi ve bireysel reflekslerimizi çatışma değil, birlik ve barış referanslarıyla yeniden kurmak….
Burada ne abartıya, ne küçültmeye ihtiyaç vardır. Ne manipülasyonlara, ne de dezenformasyonlara izin verebiliriz…
Samimi isek sesimizin de sözümüzün de tonunu, rengini, şiddetini ayarlayabilmek önemlidir.
Ağzımızdan çıkacak her cümlenin geçmişin yaralı sayfalarından birini kanatabileceği ihtimalini düşünerek, saygılı, seviyeli, doğru, başka hesaplara işaret etmeyen bir yaklaşım en büyük ihtiyacımızdır.
Bu süreçten sonra asıl mesele, çatışma dönemi dilini terk edebilmektir. Çünkü bir toplumun barış kapasitesi, sadece silahların susmasıyla değil; kelimelerin değişmesiyle başlar. Bu bağlamda bakışların yoğunlaşacağı, kulakların çevrileceği yapılar çok önemlidir…
Siyasi partiler, doğal olarak farklı ideolojik pozisyonlarda bulunurlar, mamafih girişimin toplumda karşılık bulması için dil ve yaklaşım birliğini öncelemelidirler. Meseleye ortak kazanım olarak bakmalı, terörün ve şiddetin yenilgisi, toplumun genelinin zaferi olarak düşünülmeli ve gelinen aşama bir hesaplaşma zeminine çevrilmemelidir.
Gazeteciler ve medya mensupları, kutuplaşmayı yeniden üreten dil kalıplarını değil, ortak bir gelecek vizyonunu besleyen sorumluluğu taşımalıdır. Haberin, sansasyonun, ait olunan kampların izdüşümünün değil hakikatin peşine düşülmelidir.
Akademi ve entelektüel çevreler, süreci anlamlandırmak, analiz etmek, anlatmak ve toplumsal hafızayı onarmakla yükümlüdür. Toplumsal barışın kavramsal zemini bu zihinlerde inşa edilmelidir.
Kanaat önderleri, sivil toplum kuruluşları, dinî cemaatler, toplumun farklı katmanlarında güven, empati ve ortaklık dili üretmekte, anlam bulmasına yardımcı olmakta öncü roller oynamalıdır.
Sıradan vatandaşlar, sosyal medya başta olmak üzere her alanda öfkeyi değil, sükûneti; kini değil, vakarı tercih, ayrışmayı değil bin yıllık kardeşliği tercih ve temsil etmelidir.
Siyaset bu süreci başarıyla yönettiyse, bundan sonraki asıl görev siyasetin dışındaki toplumsal aktörlere aittir.
Toplumsal barış, bütünleşme, kardeşlik hukuku sadece yasal düzenlemelerle değil; kültürel doku, kolektif hafıza ve ortak duygularla, birbirimize saygı, tahammül, var olanı kabullenme, birlikteliğin kuvvetine inanma, şu ana kadar bizi ayakta tutan, bir tutan “bin yıllık kardeşlik” anlayışı ve ruhu ile mümkündür. Bu nedenle; bugün ideolojik farklılıklarımızı, etnik, dini ve mezhepsel duyarlılıklarımızı, tarihsel travmalarımızı bir hakikat ve zenginliğimiz olarak tanıyıp; bunların karşıtlığı üzerinden değil, bunlarla ve sonsuza kadar birlikte yaşama iradesi geliştirmeliyiz.
Terör örgütü PKK’nın kendisini feshi ve silah bırakması, Türkiye’nin önüne büyük bir imkân koymuştur. Ancak bu imkânın bir barış düzenine dönüşebilmesi, sadece alınan kararlarla değil, bu kararın nasıl karşılandığıyla ilgilidir.
Şimdi bu ülkenin milliyetçisi de, muhafazakârı da, seküleri de, Kürt’ü de, Türk’ü de aynı şeye dikkat etmeliyiz: Başka Türkiye yok ve bizler kardeşiz…
Sözlerimizin şiddetinin, tonunun, seçtiğimiz kelimelerin, geçmişten günümüze getirdiğimiz hassasiyetlerin bu iklimi bozmasına izin vermemeliyiz.
Çünkü artık silahlar değil, kelimeler belirleyici olacak. Ve bu iklimi ancak kelimelerle koruyabileceğiz.
Unutulmamalı ki, bir toplumun barışı, onun en öfkeli bireyinin diline ne kadar yansıdığıyla ölçülür.
PROF. DR. ZAKİR AVŞAR / Haber7
Source: Zakir Av