Cetvelle çizilen sınırlar… Vatandaş kanıyla çizilen sınırlar…
ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack aynı zamanda ABD’nin Suriye özel temsilcisi ve ABD Başkanı Trump’ın yakın arkadaşıdır. Bu nedenle yaptığı açıklamalara önem veriliyor. Tom Barrack Türkiye’deki ilk açıklamasında konuyu Sykes-Picot, Sevr ve Lozan antlaşmalarına getirerek cetvelle çizilen Sykes-Picot ve Lozan’ın Kürtler için olumsuz sonuçlar yarattığını belirtti. Birkaç gün önce de Osmanlı’daki millet sistemi üzerine övücü açıklamalar yaptı. Barrack’ın Sykes-Picot çıkışı üzerine yazarımız Mehmet Ali Güller beş yazı yazdı (“Barrack’ın Türkiye Hedefi”, “Barrack’ın Özel Misyonu”, “Barrack, Lozan, Erdoğan”, “ABD’nin Yeni Harita Niyeti” ve “Barrack’ın Önerisinin Asıl Amacı”). Naim Babüroğlu da Sözcü gazetesinde bu konuyu ele aldı (ABD Artık Gizlemiyor: Parçalanmış Türkiye, 03.07.2025). Bu konuya “Cetvelle çizilen sınırlar vatandaş kanıyla çizilen sınırlar” yazısıyla bizde katkıda bulunuyoruz. Öncelikle belirtmeliyiz ki cetvelle çizilen ülke sınırları süper güçlerin yararlarını korur; sınırların vatandaş kanıyla çizilmesi bu emperyalist dünyada çok zordur, halkın özgür iradesiyle oluşur. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları cetvelle değil, vatandaşların kanıyla çizilmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin sınırlarıyla oynamak beklenmedik sonuçlar getirir. Bu girişten sonra konuyu kısaca irdeleyelim. GİZLİ ANLAŞMALAR I. Dünya Savaşı o günkü süper güçlerin bir paylaşım savaşıydı. Amaç özellikle Osmanlı Devleti’ni parçalamak, topraklarını aralarında paylaşarak işgal etmek ve Osmanlı Devleti’ni tarihten silmekti. I. Dünya Savaşı sürerken Osmanlı Devleti’nin paylaşımı ile ilgili olarak dört gizli anlaşma imzalanmıştır. Aşağıda özet olarak verilen bu gizli anlaşmalar süper güçlerin cetvelle çizdikleri sınırları içeriyordu. Sykes Picot Anlaşması ile çizilen sınırları gösteren harita. 1. İstanbul Anlaşması (18 Mart-10 Nisan 1915) Bu gizli anlaşma İngiltere, Fransa ve Rusya arasında yapılmıştı. Trakya, Gelibolu Yarımadası, Sakarya Irmağı’na kadar Kocaeli Yarımadası, İmroz ve Bozcaada savaştan sonra Rusya’ya bırakılacaktı. Rusya böylelikle boğazlar üzerinde egemenlik kurma olanağına kavuşacaktı. 2. Londra Anlaşması (26 Nisan 1915) Bu anlaşma İtalyanları İngiliz Rus ittifakına çekmek için düzenlenmişti. Savaşa katılmasının karşılığı olarak İtalyanlara Akdeniz’de haklar tanınıyordu. Anadolu’nun tümüyle paylaşımı durumunda İtalyanlara, Antalya yöresinden de pay verilecekti. 3. Sykes-Picot Anlaşması (9- 16 Mayıs 1916) İngilizlerle Fransızlar arasında yapılan bu gizli anlaşmanın esasları, İngiliz diplomat Mark Sykes ile Fransız diplomat Georges Picot tarafından saptandığı için, bu anlaşma onların adlarıyla anılır. Bu anlaşma, Osmanlı İmparatorluğu’nun Suriye ve Filistin eyaletlerinin parçalanarak İngiltere ile Fransa arasında paylaşımını içeren hükümler taşıyordu. 4. St. Jean De Maurienne Anlaşması (17 Nisan 1917) İngiliz, Fransız ve İtalyanlar, St. Jean De Maurienne’de yeni ilave bir anlaşma yaptılar. Buna göre Antalya, Aydın, İzmir ve Konya ilinin bir kısmının İtalyanlara bırakılması uygun görülüyordu. Bu konularla ilgili ABD Başkanı Wilson’a da bilgi veriliyordu. Bu konuların görüşüldüğü İngiliz Savaş Kabinesi’nin, gizli toplantısına ABD Başkanı Wilson’un temsilcisi olarak katılan Albay House, kendi anı defterine şu notu yazmıştır: “Türkiye’yi hem Asya’da hem de Avrupa’da neşe içinde paylaştık. 1 Ekim 1917 Sovyet Devrimi’nden sonra Sovyet Rusya, bu gizli anlaşmalardan ayrıldığını açıkladı ve anlaşmalar açığa çıktı. Mustafa Kemal Paşa Sivas’ta Temsilciler Heyeti ile. MONDROS ATEŞKESİ VE İŞGALLER Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nda Almanlarla birlikte hareket etti. Özellikle Çanakkale savaşlarında İngilizleri mağlup etti. Ancak Almanya’nın yenilgileri üzerine Ekim 1918’de ateşkes imzalamayı kabul etti. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması bir ateşkes antlaşmasının çok ötesinde hükümler taşıyor, tüm Anadolu ve Trakya’nın parçalanarak galipler tarafından işgal edilmesini hüküm altına alıyordu. Antlaşmanın özellikle yedi maddesi emperyalist hükümler taşıyor ve “Galip devletler kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durum karşısında bir bölgeyi işgal etme hakkına sahiptir” diyordu. Böylece I. Dünya Savaşı galipleri bir uçtan öbür uca tüm Türkiye’yi tüm Anadolu’yu işgal etme hakkını elde etmiş oluyorlardı. Nitekim, Mondros Ateşkesi’nin üzerinden bir hafta geçmeden İngilizler, 3 Kasım 1918’de Musul’u; 6 Kasım’da ise 1915 savaşında yenilgiye uğradıkları Çanakkale Boğazı’nı işgal ettiler. 13 Kasım 1918’de 55 parça savaş gemisinden oluşan İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan karma donanması İstanbul’a girdi ve başkenti işgal etti. İngiliz Amiral Calthorpe, müttefik donanmayı komuta ediyordu. HALKIN DURUMU Evet, Mondros Ateşkesi imzalanmış ve stratejik bölgeler bir bir işgal edilmeye başlanmıştı ama Türk halkı da bu emperyalist işgallere karşı durmak, vatanı savunmak için harekete geçmişti. Kuvayı Milliye hareketleri başladı. Anadolu’nun her yerinde çoban ateşleri yanıyordu. Mondros Ateşkesi’nden bir ay sonra Kasım 1918’den itibaren Sivas Kongresi’ne kadar tamamen yerel “inisiyatif”lerle 13 yerel kongre toplandı. Sivas Kongresi’nin yapıldığı 4 Eylül 1919 ile 8 Ekim 1920 arasında ise 15 yerel Kuvayı Milliye kongresi toplandı. 2 Bu kongreler KarsArdahan’da, Trakya’da, Batı Anadolu’da ve Çukurova’da gerçekleşmiştir. 3 Kongrelerde Türk vatanının dört bir yerinde emperyalist tehdit ve işgallere karşı çıkılıyor, Türkiye’nin bütünlüğü ve bağımsızlığı savunuluyordu. Mustafa Kemal, henüz Anadolu’ya geçmeden, Milli Mücadele örgütlenmeden, Mondros Ateşkesi’nden hemen sonra bu Kuvayı Milliye hareketlerinin başlaması kuşkusuz çok önemlidir. Türk halkının vatanın bütünlüğünü, ülkenin bağımsızlığını koruma konusunda ne derece duyarlı ve hassas olduğunu gösterir. İŞGALCİ DEVLETLER Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasından sonra işgal edilen yerler ve işgalci devletler şunlardır: – İngiliz işgalleri: Musul, İskenderun, Antakya, Batum, Kilis, Antep, Konya İstasyonu, Maraş, Birecik, Samsun, Urfa, Merzifon, Kars. l Fransız işgalleri: Mersin, Dörtyol, Doğu Trakya Demiryolları, Adana, Pozantı, Toros Tünelleri, Şark (Doğu) Demiryolları, Akköprü, Çiftehan. – İngilizler ve Fransızlarca ortak olarak işgal edilen yerler: Çanakkale Boğazı, İstanbul, Turgutlu (Kasaba)- Aydın Demiryolu. – İtalyanlarca işgal edilen yerler: Konya İstasyonu, Antalya, Kuşadası, Marmaris, Bodrum, Fethiye, Afyon, Akşehir, Malkara, Burdur. – Yunan askeri güçleri tarafından işgal edilen yerler: İzmir ve Batı Anadolu, Bursa ve Trakya’nın tamamı. ERZURUM VE SİVAS KONGRELERİ Evet bir yandan emperyalist işgaller sürüyordu ama öte yandan Kuvayı Milliye de güçleniyordu. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Anadolu’ya çıkışı bir dönüm noktasıdır. Amasya Bildirisi, Erzurum ve Sivas Kongreleri temel ilkeleri saptamıştır. Şöyle ki: – Vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığı tehlikededir. Vatanın bütünlüğünü milletin kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır. – Milli sınırlar içinde bulunan yurt parçaları bir bütündür; parçalanamaz ve birbirinden ayrılamaz. – Yabancı devletlerin güdümü, koruyuculuğu, manda ve himaye kabul edilemez. – Kuvayı Milliye milli egemenliğe dayanır. MİSAK-I MİLLİ Bu noktada “Misakı Milli”, “Milli Ant”dan da kısaca söz etmeliyiz. Osmanlı Devleti’nin son meclisi (Meclisi Mebusan) Sivas Kongresi’nde alınan karar gereği Anadolu’da yapılan seçimler sonunda seçilen milletvekilleriyle 12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplandı. Bu Meclis’in aldığı en önemli karar, “Misakı Milli”nin (Milli Ant) kabul edilmesidir. Misakı Milli yeni Türk Devleti’nin sınırlarını tespit eden çok önemli bir belgedir. 17 Şubat 1920’de Meclis’te kabul edilen Misak-ı Milli (Milli Ant) bütün dünyadaki parlamentolara gönderildi. Misak-ı Milli kurulacak yeni devletin sınırlarını tespit etmiştir. Milli Mücadele bu sınırların elde edilmesi için yapıldı. Türk halkı bu sınırlar için savaştı. 23 Nisan 1920’de Ankara’da toplanan TBMM önce kendi düzenli ordusunu kurdu ve üç buçuk yıl savaşarak, işgalci güçleri yenerek, kan dökerek bu Misakı Milli sınırlarını elde etti, kazandı. SYKES-PİCOT ANLAŞMASI VE SONUÇLARI Ünlü Sykes-Picot’a gelince… Cetvelle çizilen sınırlar ve anlaşmalar tarih göstermiştir ki emperyalist devletler arasındaki menfaat çelişkileri de yaratır. Sykes-Picot, bu konuda ibret verici bir örnektir. Anlaşmaya göre, Musul, Antep, Urfa, Maraş bölgesi Fransız “nüfuz alanı” olarak ayrılmışken I. Dünya Savaşı sona erdiğinde buraları İngilizler tarafından işgal edildi. İngiltere petrol bölgesi Musul’u Fransızlara bırakmak istemiyordu. İngiliz-Fransız menfaat çekişmesi nedeniyle sorun Dörtler Konseyi’ne gitti ve 15 Eylül 1919’da çözüme bağlandı. Buna göre Suriye, Fransızlara bırakıldı. Fransızlara ayrıca Urfa, Maraş ve Antep’i işgal etme hakkı verildi. 4 Fransız işgal güçleri bu bölgeye girince halkın sert tepkisiyle karşılaştı. Fransızlar yerel Kuvayı Milliye direnişleri karşısında yenilgiye uğradı ve geri adım atmak zorunda kaldılar. Türk halkı, dünyada ilk kez emperyalist işgal güçleriyle savaşarak bütün projeleri, gizli anlaşmaları ve bu arada Sykes-Picot’u geçersiz kıldı. Cetvelle çizilen sınırlar, Milli Mücadele’de yapılan savaşlarla, vatandaş kanı dökülerek Türk halkı tarafından yırtılıp atıldı. İsmet İnönü, Lozan Antlaşması görüşmeleri için Lozan’da. ‘MONDROS’TAN DEĞİL, MUDANYA’DAN GELDİM’ Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanması üzerine Mudanya Ateşkes Antlaşması, ardından Lozan Barış Konferansı gerçekleşti. Lozan görüşmeleri sırasında İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, en tartışmalı bir noktada Türk Başdelegesi İnönü’ye “Yunanistan’ı yendiniz ama müttefikleri yenmiş değilsiniz. Bizim dediklerimizi yapacaksınız” diyerek “Mondros Ateşkes Antlaşması”nı hatırlatmıştı. Süper güç İngiltere, I. Dünya Savaşı galibiyeti üzerinde ısrar ediyorlardı. İnönü’nün tavrı çok önemlidir ve etkindir. İnönü “Ben buraya Mondros’tan değil, Mudanya’dan geldim” diye yanıt verdi. 5 İnönü, “Ben buraya Milli Mücadele’den geldim” diyordu. ÜÇ AYRI CEPHE Milli Mücadele’de Kuvayı Milliyeciler üç ayrı cephede savaş verdiler. İstanbul’u işgal eden İngiliz, Fransız, İtalyan emperyal güçlerine karşı mücadele… İşgal devletleriyle işbirliği yapan padişah ve hükümetlerine karşı mücadele… Bütün Batı Anadolu’da, Güneydoğu’da Adana, Gaziantep, Urfa’da İngiliz, Fransız ve Yunan askeri işgal güçlerine karşı savaş… Üç buçuk yıl süren kanlı savaşlar sonunda, Milli Mücadele 9 Eylül 1922’de zaferle sonuçlandı. Ardından Lozan’da sınırlar uluslararası bir antlaşma ile kesinleşti. Misakı Milli ile ilan edilen sınırların (Musul hariç) tamamı Türkiye lehine sonuçlandı. Atatürk’ün önderliğindeki Milli Mücadele 20. yüzyılda Asya ve Afrika’da bağımsızlık mücadelesi veren ülkeler için bir model oluşturuldu. Bu tarihi gerçekler unutulmamalıdır. Cetvelle çizilmiş ülke sınırları konusu, Türk halkının çok hassas ve duyarlı olduğu bir konudur. Türkiye Cumhuriyeti o günlerin süper devletlerine karşı verilen ve kan dökülerek kazanılan bağımsızlık savaşı ile kuruldu, bu hiç unutulmamalıdır. — Kaynaklar (1) Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, C.1; İbrahim Artuç, Kurtuluş Savaşı Başlarken, Kastaş Yayınevi, 1987, s.24. (2) Bülent Tanör, Türkiye’de Yerel Kongreler, Afa Yayınevi, 1992; B. Tanör, Kurtuluş-Kuruluş, Cumhuriyet Kitapları, 2019. (3) Alev Coşkun, Kuvayı Milliye’nin Kuruluşu, Kırmızı Kedi, 2020. (4) Dörtler Konseyi: (ABD Başkanı Wilson, İngiltere Başbakanı David Lloyd, Fransa Başbakanı Clemenceau, İtalyan Başbakanı Orlando.) (5) Alev Coşkun, Diplomat İnönü-Lozan, Kırmızı Kedi, 2019.
Source: Alev Coşkun
Ulus devlet
“ Modern anlayışa göre ‘devlet’ hukuksal anlamda tanımlanmış bir kavram olup, nesnel anlamda, içte ve dışta egemen bir devlet gücüne; coğrafya bakımından, kesin olarak sınırları çizilmiş ülke topraklarına, yani devlet halkına işaret eder. Devlet egemenliği, pozitif hukukun biçimleriyle yapılandırılmış ve bu devlet halkı da devlet alanı (toprağı) içerisinde geçerlik kazanan hukuk düzeninin taşıyıcısıdır. Siyasi terminolojide, ‘ulus’ ile ‘devlet halkı’ aynı kapsamda düşünülür. Fakat hukuksal tanımlamanın ötesinde ‘ulus’ , ortak köken, en azdan ortak dil, kültür ve tarih ile şekillenmiş siyasi bir topluluk anlamına da gelir. Devlet halkının, bu tarihsel anlamdaki ‘ulus’a dönüşmesi de ancak kendine özgü yaşam biçiminin somut bir yapısında gerçekleşir. ‘Ulus-devlet’ ya da ‘devlet vatandaşlığı ulusu’ kavramlarında birbiriyle kenetlenen bu bileşenler, tarihsel olarak gelişen, ama hiçbir koşulda koşutluk göstermeyen iki sürece, -bir yandan devletlerin, diğer yandan ulusların oluşumuna dayanır.” Okuduğunuz bölümü Jürgen Habermas ’ın “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak 1 adlı kitabından aktardım. Ulus devletler, Osmanlı ve Avusturya-Macaristan gibi çok ırklı, çok etnisiteli ve çok dinli imparatorluklarının dağılmasından sonra ortaya çıkmışlardır. Buraya yazmama gerek yok, Osmanlı’nın dağılmasından sonra Asya, Afrika ve Avrupa’da 20’ye yakın devlet çıktı. Bu nedenle çok genç bir devlet biçimidir “ulus devlet” . Ulus devletler, “vatan” olarak adlandırılan belli bir coğrafya toprakları üzerinde birbirini tanıyan ve kader birliği yapmış insanlar tarafından kuruldu. Kimi zaman ayrı dinden, ayrı kökenden gelen insanların birlikte yaşamayı kabul etmelerine üzerinde yaşadıkları toprak karar verdi. Etnisite ve din ikinci ve üçüncü dereceden etken ve tutkal oldu. Ulus devlet Türk mutfağının gözde yemeklerinden “yaz türlüsü” ne benzer. Fransız kaynaklarına göre “ulus devlet” . Ulus-devlet, bir siyasi örgüt olarak bir devletin, bir ulusla, yani kendilerini aynı gruba bağlı ve ait olarak gören bireylerle yan yana gelmesini belirten teorik, siyasi ve tarihi bir kavramdır. Bu nedenle, bir kimlik kavramı (bir grubun, ulusun üyeliği) ile bir yasal düzenli egemenlik biçiminin ve onu kullanan siyasi ve idari kurumlar ile devletin varlığı arasındaki kenetlenmedir. Bu kenetlenme olmasaydı çokuluslu bir devlet söz konusu olurdu. Bir ulus devlet iki şekilde kurulur: 1- Devlet ulustan önce vardır, ulus duygu ve düşüncesi devletin egemenlik alanında oluşur. 2- Özellikle aynı “etnik” soydan ya da yurttaşlıktan geldiklerini kabul eden bireyler birlikte yaşama iradesiyle bir araya gelirler ve kendilerine bir devlet kurarlar. Her iki durumda da birkaç kuşak boyunca, elverişli sosyoekonomik durumların ortaya çıkması ve siyasal benzeşmenin gerçekleşmesinden kaynaklanan yavaş bir oluşum söz konusudur. Ya devlet ulustan önce var olur ve içinde milliyetçi bir duygu gelişir ya da aynı ulusla özdeşleşen bireyler, özellikle “etnik” ya da uygar (çağdaş) bir ulus durumunda, bir devlet kurarak birlikte yaşama arzularını gösterirler. Her iki durumda da birkaç kuşak boyunca elverişli sosyoekonomik durumların ve siyasi misyonerliğin birleşiminden kaynaklanan yavaş bir yaratma süreci vardır. İkinci durum, örneğin Almanya tarihine benzer ancak mevcut Alman devleti, askeri, siyasi ve ekonomik gücünü artırmak amacıyla Prusya bayrağı altında bağımsız, Almanca konuşan devletlerden oluşan bir mozaik birleştirmeyi başaran Bismarck ’ın proaktif 2 bir birlikçi politikasının sonucudur. Bunu yapmak için, hem bu devletlerin burjuvazilerinin ekonomik çıkarlarını, askerin koruma ihtiyaçlarını hem de 19. yüzyılın başından itibaren bilim insanları arasında yaygınlaşan yeni bir duygu olan milliyetçi propagandayı kullanmıştır. Fransa’da devlet kademeli olarak inşa edildi ve ortaçağdan itibaren Fransa kralları otoritelerini giderek daha geniş bir alana yaydı. Milliyetçiliğin gelişimi kademeliydi ve 18. yüzyılda entelektüel, ticari ve sanayi öncesi burjuvazide açıkça ortaya çıktı ve kademeli olarak bütün nüfusa yayıldı. Fransızca, 1539’da Villers-Cotterêts Kararnamesi ve matbaanın yaygınlaşması sayesinde ortak dil haline geldikten sonra tek resmi dil oldu. Milliyetçilik, demokratik siyasi sistem, Jules Ferry tarafından 19. yüzyılın sonunda özgür, laik ve zorunlu okulun kurulması, askerlik hizmetinin zorunlu hale gelmesi ve Fransız bayrağı, Marianne 3 ve Marseillaise 4 gibi cumhuriyetçi simgelerin yaratılmasıyla güçlendirildi. Bir ulus, çeşitli etnik grupları kapsayabilir. Farklı etnik gruplardan (Türkler, Arnavutlar, Araplar, Boşnaklar, Kürtler, Lazlar, Romanlar, vb.) oluşan bir Türk ulusu yaratan Türkiye’de olduğu gibi. — 1 Yapı Kredi Yayınları, Çeviren: İlknur Aka , 3. Baskı, 2005. s.15-16. 2 Olumsuz bir şeyin olmasını beklemek yerine, yapılan erken değişikliklerle durumu kontrol altına almak. 3 Fransa’nın “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganını temsil eden ulusal bir simge, alegoridir. 4 Fransa ulusal marşı.
Source: Özdemir İnce
Batı’nın seyirci kaldığı soykırımlar dün Bosna bugün Gazze
Avrupa”da İkinci Dünya Savaşı”nın ardından yaşanmış en büyük insanlık trajedisi olarak kabul edilen ve en az 8 bin 372 Boşnak sivilin hunharca katledildiği Srebrenitsa soykırımı, aradan 30 yıl geçmesine rağmen hâlâ kanayan bir yara olmaya devam ediyor. Bosna Hersek”in doğusundaki Srebrenitsa şehrinin 11 Temmuz 1995″te Ratko Mladic komutasındaki Sırp askerleri tarafından ele geçirilmesinin akabinde başlayan kanlı soykırım, sadece kurban yakınlarının değil, tüm Boşnak milletinin de en derin yarası olarak kabul ediliyor. Soykırım, Hollanda başta olmak üzere Batılı devletlerin gözlem gücü olarak yerleştirildiği bölgede, Avrupalı askerlerin gözü önünde işlenmesiyle, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçti. HOLLANDA TESLİM ETTİ İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük vahşetlerden biri, savaş suçlusu Ratko Mladic komutasındaki Sırp birliklerinin, 11 Temmuz 1995 günü Srebrenitsa”yı ele geçirmesiyle başladı. Şehirde yaşayan siviller, BM bünyesinde bölgede görev yapan Hollandalı askerlere sığınarak hayatta kalmayı umsa da Hollandalı askerler onları Sırp güçlerine teslim etti. Sırp bayramı arifesinde şehri Sırp milletine armağan ettiklerini söyleyen Mladic, “Nihayet bu topraklarda Türklerden (bölge Müslümanları için kullanılan ifade) intikam alma zamanı gelmiştir” ifadelerini kullandı. ÖLÜM YOLU Srebrenitsa”nın işgal edilmesinin ardından şehirde yaşayan Müslümanların bir bölümü, bugünkü şehitliğin tam karşısında bulunan eski akümülatör fabrikasında konuşlanan Hollanda askerlerine sığınırken bir kısmı da orman yolundan Boşnak askerlerin kontrolündeki bölgeye ulaşmayı seçti. Orman yolunu seçenlerin de Hollandalı askerlere sığınanların da kaderi aynı oldu. Yaşanan büyük katliamlar nedeniyle halk arasında “ölüm yolu” olarak da anılan orman yolunu seçen binlerce Boşnak, Sırp askerlerin kurduğu pusularda öldürüldü. Lahey”deki Uluslararası Adalet Divanı, 2007 yılındaki kararında, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi”nden (ICTY) gelen kanıtlar doğrultusunda, Srebrenitsa ve civarında yaşananları “soykırım” olarak nitelendirdi. Hollanda devleti ise Srebrenitsa”daki katliamdan “kısmen” suçlu bulundu. TARİHİN KARA LEKELERİ Gazze”den dün gelen görüntüler yine tarihe utanç lekesi olarak geçti. İsrail”in soykırımında Filistinli çocuklar can verdi. Katledilen üç evladının başında ağlayan baba, at arabasında akranlarının cansız bedenlerine sarılan çocuk, kanlı kefenleriyle ölen bebeklerini taşıyan anneler… Bugün İsrail”in katliamlarını izleyen Batı, 30 yıl önce de Srebrenitsa”da Sırpların soykırımına seyirci kalmıştı. 3 yıl boyunca kuşatılan Saraybosna”da bir parça ekmek için sokağa çıkan Bosnalıları, Sırp keskin nişancılar öldürüyordu. Bugün de Gazze”de aynısını İsrailli işgalci askerler yapıyor.
Source: Harun Sekmen