Dur yolcu!..
Tarihin akışını değiştiren şanlı 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi’nin 110. yıldönümü için yazı hazırlıkları yaparken ilginç bir durumla karşılaştım.
Zira Google arama motoruna girip “Çanakkale Şehitleri Abidesi’nin mimarı kim?” diye yazdığımda karşıma Feridun Kip adı çıktı.
Oysa ben bu görkemli anıtın mimari projesinin Mimar Doğan Erginbaş ve İsmail Utkular ile Mühendis Ertuğrul Barla’ya ait olduğunu biliyordum.
Bu durumda abidenin hazin öyküsünü, zafer gününü beklemeden bir kez daha anlatma gereğini duydum.
Çocukluğum Çanakkale’de geçti.
Tek katlı, beyaz badanalı, minicik evimiz kordonda, Hastane Bayırı’nın başladığı yerdeydi.
Bayırda, Boğazdan gelip geçenlerin rahatlıkla görebileceği büyüklükte 18 MART 1915, karşı kıyılardaki tepelerde de Necmettin Halil Onan’ın muhteşem “DUR YOLCU, BİLMEDEN GELİP BASTIĞIN BU TOPRAK, BİR DEVRİN BATTIĞI YERDİR” dizeleri yazılıydı. Yazının sol tarafına, şehitleri temsilen de elinde silahıyla Mehmetçik kabartması yapılmıştı.
Pencereden her bakışımızda onları görüyorduk.
Çok yakınımızda, İngiliz Mezarlıkları Müdürü Mr. Mellington oturuyordu.
Kentin en güzel yapısında yaşayan Mr. Mellington’un emrinde hizmetkarlar çalışıyor ve her yere lüks makam otomobiliyle gidiyordu.
Görevi, Çanakkale Savaşları’nda hayatını kaybeden ve büyük önder Atatürk’ün deyimiyle “Artık bizim evlatlarımız” olan İngiliz, Anzak ve Avustralyalı askerler için oluşturulan mezarlıklar ve anıtların bakımıyla ilgilenmekti.
İngiliz Milletler Topluluğunun yanı sıra Fransızlar’ın mezarlıkları ve anıtları da savaş sonrasında geciktirmeden inşa edilmişti.
Bahar aylarında rengarenk çiçeklerle donatılan bu bakımlı mezarlar, ressam fırçasından çıkmış birer tabloyu andırıyordu…
Peki bizimkiler?
Eşsiz kahramanlık destanını yazan, bir iddiaya göre 253 bin, Genelkurmay kayıtlarına göre ise 150 bini aşkın Mehmetçiğin anısına yapılan şehitlikler, anıtlar ve kitabeler?..
Onlar ne durumdaydı?
Onlar yoktu ki, ne durumda olduklarını anlatayım!..
Evet belki şaşıracaksınız ama, biz oradayken henüz ne bir şehitlik yapılmış, ne de kahramanların anısına bir anıt dikilmişti!..
Zaferi biz kazanmıştık ama anıtları mağluplar, yani İngiliz ve Fransızlar dikmişlerdi!..
Oysa Çanakkale Şehitleri Abidesi için 1944 yılında bir proje yarışması düzenlenmiş, Mimar Doğan Erginbaş ve İsmail Utkular ile Mühendis Ertuğrul Barla’nın imzalarını taşıyan eser birinciliği kazanmıştı.Temeli yarışmadan 10 yıl sonra, 1954 yılında atılabilen projenin, Çanakkale’den ayrıldığımız 1957’ye kadar sadece inşaat iskelesi kurulabilmişti!
Abide’nin beton dört ayağı ve çatısı, Milliyet Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni, basın şehidi Abdi İpekçi’nin açtığı kampanyada toplanan paralarla 1960 yılında tamamlandı.
Ve ne yazık ki, o tarihten sonra kaderiyle baş başa bırakıldı!
Taa 1995 yılına kadar…
Çanakkale’de yayımlanan Olay Gazetesi’nin sahibi Aynur Ganiler’in, Abide’nin hazin durumunu haber vermesi üzerine, o yıl mart ayında, projenin müelliflerinden Prof. Doğan Erginbaş’la birlikte Çanakkale’nin yolunu tuttuk.
Beton ayaklar ve su sızıntılarının derin çatlaklar oluşturduğu çatıdan ibaret Abide’yi görünce, yüreğim sızladı, o buz gibi havada içim yandı.
İhmal öylesine boyutlara ulaşmıştı ki bu anıtın niçin dikildiğini anlatan bir tabelanın konulması bile unutulmuştu!..
Hiç abartısız, projenin yüzde 90’ı eksikti!..
Abide acilen el atılmayı bekliyordu…
Savaşın üzerinden 80 yıl geçmiş olmasına karşın, destanı yazan kahramanların anısına, lafının bile edilmemesi gereken parayı harcamayı çok gören yönetimlerin eseri olan bu acıklı fotoğrafı, ARENA’da ekrana yansıttık…
Yayından sonra, dönemin Kültür Bakanlığı Müsteşarı, değerli bilim adamı Prof. Dr. Emre Kongar, Abide rölyeflerinin bakanlıkça yapılacağı ve bu amaçla bir yarışma açılacağı müjdesini verdi.
Prof. Haluk Şahin, ARENA ekibini temsilen yarışma jürisinde yer aldı.
Ancak araya Refahyol iktidarı girince proje Kültür Bakanı İsmail Kahraman tarafından askıya alındı.Refahyol sonrasında oluşan koalisyon hükümetinin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın desteği ve İstanbul Borsası Başkanı Osman Birsen’in maddi katkılarıyla Heykeltıraş Prof. Ferit Özşen, bugün ziyaretçilerin hayranlıkla seyrettiği ayaklardaki savaş sahnelerini yansıtan granit kabartmaları yaptı.
Abide nihayet tamamlanarak, 18 Mart 2005’te, Başbakan Erdoğan tarafından görkemli bir törenle açıldı.Ancak yine de bazı önemli eksikliklerle…
Örneğin savaş sahnelerinin canlandırıldığı heykellerin çoğu granit, mermer veya bronz yerine, plastik malzemeyle üretilmişti!
Projeye göre Abide’nin altında olması gereken Çanakkale Savaşları Müzesi ise izolasyon sorununun çözülememesi nedeniyle Kabatepe’ye taşınmıştı. (Başka eksiklikler de var ama ayrıntıya girmiyorum.)
ARENA’nın ısrarlı haberleriyle bu göz kamaştırıcı Abide’nin, zaferin 90. yılında bugünkü görünümüyle açılmasında, ayrıca yöredeki şehitliklerin ve diğer eserlerin inşasıyla tarihi yarımadanın adeta bir açıkhava müzesine dönüşmesinde katkıları bulunan herkese teşekkür ediyor, “Aziz şehitlerimiz için ne yapsak azdır” diyerek Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere tüm silah arkadaşlarını minnet ve rahmetle anıyorum.
Source: Uğur Dündar
Kanlı bir feminizm destanı
Marsilya’da bitmeyen bir sıcaklığın hâkim olduğu bir yaz… İnsanlar mütemadiyen serinlemeye, bir gölge altında dinlenmeye çalışıyor, herkes balkonlarda. Öte yandan bir kadın, kendisini sürekli taciz eden kocasını öldürüyor. Kamera bu cinayet mahalinden uzaklaşıp komşularına uzandığında yazar olmak için çabalayan ve kendisine konu arayan Nicole’le aynı evi paylaşan çevrimiçi seks işçisi Ruby’yi tanıyoruz. Daha sonra onlara, kocasından sıkılmış, canlandırdığı Marilyn Monroe’nun görünümünü set sonrasına da taşıyan oyuncu Élise katılıyor. Bu üç sıkı arkadaşın ortamdaki eğlencesi karşı balkondaki yakışıklı fotoğrafçı Magnani oluyor. Bu genç aslında Nicole’ün yazmayı düşündüğü roman karakteri ve genç kadın, Magnani’ye platonik bir biçimde âşık. Élise arabasını park ederken fotoğrafçının aracına çarpıyor ve aralarında ilk muhabbet başlıyor… Magnani gece onları dairesine davet ediyor ve küçük çaplı bir partinin işaret fişeği yakılıyor. Ama sonrasında işler sarpa sarıyor, sabaha vardıklarında ortaya bambaşka bir manzara çıkıyor…Céline Sciamma’nın 2019 tarihli yapıtı ‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’nden (Portrait de la jeune fille en feu) hatırladığımız, daha sonra Cate Blanchett’lı ‘Tár’da karşımıza çıkan ve en son ‘Emmanuelle’de (2024) izlediğimiz Noémie Merlant, ikinci yönetmenlik adımı ‘Balkondaki Kadınlar’da (Les femmes au balcon) sert, kanlı bir #MeToo öyküsü anlatıyor. Konusunu özetlediğim yapım hem görsel açıdan hem de gezindiği duraklar itibariyle çarpıcı bir feminist manifesto niteliğinde. Senaryosunu Noémie Merlant’la birlikte Céline Sciamma ve Pauline Munier’nin kaleme aldığı ‘Balkondaki Kadınlar’, ana karakterlerinden yazar adayı Nicole’ün gözlemleri eşliğinde anlatılıyor. Genç kadın, arkadaşlarıyla birlikte uzaktan ilgi duyduğu Magnani’nin evine davet edildiğinde yüreği pır pır ediyor ama mekânı çektiği fotoğraflarla süslü genç adamın Ruby’ye tecavüz etmesinin ardından onun karşı koyması ve nihayetinde adamın ölümüyle birlikte düzenleri iyiden iyiye bozuluyor. Cesedi saklamak, yok etmek için verdikleri mücadele, rayından çıkmış hayatları, suçluluk duygusu ve bir yandan da Élise’in yapışık kocası Paul’ün yanlarına gelmesiyle birlikte yeni bir belanın ortaya çıkması, denklemi iyice karıştırıyor.Hikâye bir yandan üç ana karakterin kendi rotalarına da dönerken sonraları filmin paranormal yanları su yüzüne çıkıyor. Nicole, ölen Magnani’nin hayaletiyle karşılaşıyor ve ona sürekli olarak suçunu itiraf ettirmeye çabalıyor. Meseleyi “Evet, öldürüldün ama buna yol açan sendin”e getirmeye çalışıyor. Bu arada Nicole’ün karşısına Magnani’nin yanı sıra başta üst katlarındaki dairede karısının öldürdüğü adam olmak üzere bir sürü tacizci, tecavüzcü erkeğin hayaleti çıkıyor. Hepsi suçunu inkâr etse de neler yaptıklarının farkındalar…Film, dinamizmi ve renkleriyle Almodóvar’ın erken dönem çalışmaları havasında.Görsel açıdan etkileyici‘Balkondaki Kadınlar’da üçlü arkadaş grubunun en sakini görünümdeki Nicole’ü Sanda Codreanu, en delifişek yapıya sahip Ruby’yi Souheila Yacoub canlandırıyor. Élise’deyse yönetmenliği de üstlenen Noémie Merlant’ı izliyoruz. Lucas Bravo fotoğrafçı Magnani’de, Christophe Montenez sarsak koca Paul’de karşımıza çıkıyor.Noémie Merlant’ın filmi görsel yapısı, dinamik akışı ve can alıcı renkleriyle Pedro Almodóvar’ın erken dönem çalışmaları havasında. Özellikle görüntü yönetmeni Evgenia Alexandrova’nın bazı bölümlerde baş döndüren kamerası ve hızlı kadrajları filme özel bir enerji katıyor. Ama genel bakışıyla egemen erkek kültüre başkaldırı niteliği taşıyan ‘Balkondaki Kadınlar’ zaman zaman klişelere fazla rağbet ediyor ya da şöyle söyleyeyim; kimi bölümlerinde istemeden klişeleşiyor ve bu da filmin çıtasını biraz düşürüyor. Merlant’ın ilk uzun metrajı ‘Mi iubita, mon amour’u izlemedim, dolayısıyla yönetmenlik kariyerindeki son adımı üzerinden nasıl bir yöne evriliyor, yorum yapmam zor olur ama ‘Balkondaki Kadınlar’ biçimsel ve görsel etkileyiciliğine rağmen içerik açısından maalesef aynı çizgiyi tutturamıyor. Lakin yine de görmeye değer bir yapım olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca kadın meselesinde sözünü sakınmayan cesur bir duruşa sahip.GECENİN KIYISI◊ Yönetmen: Türker Süer◊ Oyuncular: Ahmet Rıfat Şungar, Berk Hakman, Mert Tümer, Serkan Ilgaz, Yılmaz Gökgöz, Eda Akalın, Baran Akbulut, Şencan Güleryüz, Ahmet KaynakTürkiye-Almanya ortak yapımıGörev, vicdan ve sadakat üzerine…Sinan ve Kenan… Asker bir ailenin ordudaki şimdiki zaman temsilcileri olan iki kardeş. Ve iki farklı karakter. Komutanı Yüzbaşı Sinan’ı yanına çağırır ve üsteğmen ağabeyi Kenan’ın disiplin suçu işlediği gerekçesiyle yargılanması için Malatya’ya sevk görevinin kendisine verildiğini söyler. Başta itiraz etse de nihayetinde görevi üstlenir ve yola çıkılır. Derken yolculuk esnasında 15 Temmuz darbe girişimine yeltenildiğini öğrenirler. Bu ortamda gittikleri garnizonda kime güvenecekleri, kimin hangi cephede olduğu muammadır…Almanya’da doğan ve hayatını orada sürdüren Türk yönetmen Türker Süer’in ilk uzun metrajı ‘Gecenin Kıyısı’, şüphenin her anında kol gezdiği, gerilim dozajı son derece yüksek bir film olmuş. Net bir isim verilmeden Ergenekon ve Balyoz türü davada yargılanmış bir subayın çocuklarının askeri disiplin altında farklı cephelere savrulmalarını anlatan yapım, kardeşler arasındaki çatışma eksenine ülkenin yaşadığı politik gerilimi de ekliyor ve atmosfer açısından son derece etkileyici bir öykü anlatıyor. Yönetmen Türker Süer hem filmin Türkiye’deki ilk gösteriminin yapıldığı Adana Film Festivali esnasındaki söyleşilerinde hem de örneğin Milliyet Sanat’ta Defne Akman’la yaptığı röportajda yapıtının ana temasının ‘görev, vicdan, sadakat’ gibi meselelerde gezindiğini belirtiyor ve şunları söylüyor: “Kendine sadıksan aynı anda başkasına sadık olabilir misin? Bir sisteme sadıksan kendine de sadık kalabilir misin? Ki bu sistem aile, ordu ya da başka bir şey olabilir.”‘Gecenin Kıyısı’ özellikle ilk bölümü itibariyle muhteşem bir gerilim atmosferi kuruyor. Hem yönetmenin becerisi, hem Sinan-Kenan ikilisinde Ahmet Rıfat Şungar ve Berk Hakman’ın olağanüstü performansları hem de İtalyan görüntü yönetmeni Matteo Cocco’nun kadrajları derken ortaya kayıtsız kalınamayacak bir yapıt çıkmış. Kesinlikle kaçırmayın derim…Yüzüklerin EfendisiDİĞER SEÇENEKLER◊ TME Films yeni oluşumları Encore Cinema’yla birlikte son 30 yıla damgasını vurmuş kimi yapımları yeniden gösterime sokuyor. Programın ilk filmi ‘Yüzüklerin Efendisi’ serisinin ilk adımı olan ‘Yüzük Kardeşliği’ (The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring). Hatırlanacağı gibi bu yapıtı seriye de imza atan Peter Jackson yönetmişti. ◊ Haftanın menüsündeki diğer yapımlar şöyle: ‘Bukalemun’ (Persona/ Yön: Wade F. Jackson), ‘Sir-Ayet 4’ (Yön: Gökhan Arı), ‘Ayı Kardeşler: Kahramanlar Takımı’ (Xiong chu mo: Ban Wo Xiong Xin Yön: Heqi Shao-Lin Yongchang), ‘Sırr Kudüs Macerası’ (Yön: Fatih Kandemir), ‘ZEROBASEONE: The First Tour [Timeless World] Sinemalarda’ (ZEROBASEONE: The First Tour [Timeless World] in Cinemas/Yön: Yoon-Dong Oh-Hamin Kim).
Source: Uğur Vardan
Milli hazinelerimiz anavatana dönüyor
Kültür ve Turizm Bakanlığı”nın yürüttüğü çalışmalar sonucu, 65 yıl önce yurtdışına kaçırılan Anadolu kökenli tarihi eserlerin iadesi gerçekleştirildi. Eserlerin tanıtıldığı Antalya Arkeoloji Müzesi”nde tarihi bir güne şahitlik edildi. Burdur”dan Boubon Antik Kenti”nden kaçak kazılar neticesinde çıkarılıp, yurtışına kaçırılan Roma İmparatoru Septimius Severus”un başı ve yine Burdur”un Düver Köyü kökenli 48 pişmiş toprak mimari levha anavatanına geri döndü. Bakan Ersoy, son 7 yılda 8 bin 967 eserin iadesini sağladıklarını, dünyanın neresine kaçırılmış olursa olsun bu topraklara ait hangi eser varsa bu eserlerin izini sürüp Türkiye”ye getirmeye devam edeceklerini söyledi. Bakan Ersoy, “Bugün iade süreçleri tamamlanarak ülkemizde koruma altına alınan bu eserler, vatandaşlarımız ve dünya insanları için korumakla ve erişilebilir kılmakla yükümlü olduğumuz mirasa geri kazandırıldı. Danimarka”dan iadesini sağladığımız Roma İmparatoru Septimius Severus”un tasvir edildiği heykel başı, Boubon Antik Kenti”nde 1960″lı yıllarda gerçekleştirilen kaçak kazılar neticesinde yurtdışına çıkarılan eserler arasında yer almaktadır. Biz son 5 yılda gerçekten bu mücadelede önemli kazanımlar elde ettik ama Anadolu”nun kültürel mirasının korunması çalışmaları on yıllardır sürüyor” dedi. “8 BİN 967 ESERİN İADESİNİ SAĞLADIK” Ersoy, yurtdışına kaçırılan eserlerin iadesi konusunda çok titiz davrandıklarına değinerek, “2025 yılında 14 önemli eserin iadesini sağladık. 2024 yılında ise tam 1149 tarihi eseri bulup ülkemize geri getirdik. 2018-2025 yılları arasında, 7 yılda 8 bin 967 eserin iadesini sağladık. 2002-2025 yılları arasında iadesi sağlanan eser sayısı ise tam 13 bin 282″dir” dedi.
Source: Erdoğan Öztürk
Trabzon’un tarihi ayağa kaldırılıyor
TRABZON”UN Ortahisar ilçesi Pazarkapı Mahallesi”nde sur duvarı restorasyon çalışmaları devam ediyor. Çalışmaları yerinde inceleyen Trabzon Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç, “Kazılarla birlikte ortaya çıkan tarihi buluntular, arkeopark projesiyle geleceğe taşınacak” dedi. Başkan Genç, “Şehrimiz, birçok medeniyete ev sahipliği yapmış kadim bir şehir. Bugün sur duvarlarımızın mücavirindeyiz ve bu mirası gün yüzüne çıkararak gelecek nesillere aktarmak adına restorasyon çalışması yürütüyoruz. Kazılarımız, şehrimizin tarihi zenginliğini bir kez daha gözler önüne serdi” dedi.
Source: Özgür Özdemi̇r
Ecdat yadigârları geleceğe taşınıyor
Yüzyıllar boyunca kültürel mirasımızı oluşturan tarihi eserler, uzman ekipler tarafından restore edilerek yeniden hayat bulup gelecek nesillere aktarılıyor. El yazması eserler, yüzlerce yıl önce yazılmış Kuran-ı Kerimler ve hat sanatı eserleri, titizlikle restore edilerek onarılıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı”na bağlı Vakıflar Genel Müdürlüğü, İstanbul”daki Vakıflar 1. Bölge Müdürlüğü”ne ait Restorasyon ve Konservasyon Atölyesi, Türkiye”nin dört bir yanından getirilen tarihi ve kültürel eserlerin restorasyonunu gerçekleştiriyor. Uzman ekipler tarafından yapılan bu titiz çalışmalar sayesinde, paha biçilmez miraslarımız yeniden hayat buluyor. Bu restorasyonlar arasında Gaziantep”ten getirilen 600 yıllık Kuran-ı Kerim de bulunuyor. İlk olarak ıslak ve kuru temizliği yapılan eserin sırt kısmı açılarak, selülozla onarımı gerçekleştiriliyor. Böylece yüzlerce yıllık eser, doğal yöntemlerle restore edilip geleceğe taşınıyor. Ayrıca, hat sanatı eserlerinin de restorasyonları yapılırken eserlerin bir kısmı eski haliyle bırakılarak, zamanla geçirdiği değişim de gösteriliyor. Tüm bu restorasyonlar, tarih ve kültür mirasımızı geleceğe aktarmak adına büyük bir öneme sahip. Onarılan eserler, orijinal halleriyle müzelere geri gönderiliyor ve bu paha biçilmez kültürel miras gelecek nesillere aktarılmaya devam ediyor.
Source: Mustafa Kaya
İLHAM VE UMUT VEREN BİR BULUŞMA
Doğrusunu söylemem gerekirse fotoğraflarını daha önce görsem de mimarisinden konseptine böylesi etkileyici bir kütüphaneyle karşılaşacağımı hayal edemezdim.Jaklin Güner’in konuşmasına başlarken altını çizdiği gibi Dünya Kadınlar Günü artık hiçbirimiz için sadece bir kutlama değil.Kadının toplumdaki yerinin nasıl güçlendirileceğinin istatistikler eşliğinde konuşulduğu, tartışıldığı, çözüm önerilerinin yapıldığı bir buluşma. Zaten Güner de Vakko’da kadın istihdamı, oranları, cinsiyet ve fırsat eşitliği hakkında detaylı bilgiler verdi. Ama önce bu muhteşem kütüphaneden söz etmek istiyorum.BABAM BEYOĞLU’NU ÖZLEDİVitali Hakko 2007 yılında aramızdan ayrıldığında bu kütüphane fikri ortaya çıkmış. Önce Vakko Yönetim Kurulu Başkanı Cem Hakko’nun önderliğinde moda, mimariye, fotoğraftan resme, heykelden sinemaya sanatın farklı dallarını içeren bir koleksiyonun kapsamı geliştirilmiş. 2012’de Nakkaştepe’deki merkezlerinin içinde açılışı yapılmış. 10’uncu yılında da ‘Babam Beyoğlu’nu özledi diyen Cem Hakko’nun isteğiyle 29 Ekim 2012’de Atatürk Kültür Merkezi’ne taşınmış.Ve ortaya 15 binin üzerinde kitaplı moda ve tekstil tasarımı, mimari, iç mimari, fotoğraf, resim, grafik, heykel, seramik, mücevher tasarımı, sinema bölümlerinde okuyan üniversite öğrencileri, akademisyenler, sanatçılar ve sanatseverler başta olmak üzere haftada ortalama beş bin kişinin ziyaret ettiği, ülkemizin sanat alanında en kapsamlı ve en güncel kütüphanesi çıkmış.Kitaplar sürekli gelen araştırmacılar düşünülerek ödünç verilmiyormuş. Ama zaten bu estetik harikası mekânın havasını koklayıp, kitaplar arasında oturmanın, sıkılınca katlar arasında dolaşmanın keyfi bambaşka. Kütüphane kompleksinin asma ve alt katında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 12 bin kitaplık koleksiyonu da yer alıyor…CİNSİYET VE FIRSAT EŞİTLİĞİKadınların iş hayatına katılımı, eğitim ve siyasette giderek artıyor olsa da eşitlik konusunda yolumuz uzun. Dünya Ekonomik Forumu’nun Küresel Cinsiyet Eşitsizliği 2024 Raporu’na göre eşitliğe ulaşmak için 134 yıl gerekiyor. Bu da beş kuşak demek. Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 35.8 iken, erkeklerin oranı ise yüzde 71.2.Vakko’nun ilk kadın CEO’su Jaklin Güner, kadınların kreatif endüstrilerdeki rolünün giderek arttığını ve yenilikçi bakış açılarıyla sektöre önemli katkılar sunduklarını, azimleri, müzakere ve liderlik yetenekleri sayesinde aradaki farkın kapanması için bu kadar yıl beklenmeyeceğini düşünüyor.Vakko zaten kendi içinde bu eşitliği gerçekleştirmiş durumda. Çalışan kadın oranı yüzde 52, yönetici oranı yüzde 51, kreatif tarafta ise yüzde 70 imiş. Dileğim bu oranların tüm kurumlar ve şirketlere örnek olması, en azından sayısal eşitliğin sağlanması…YASEMİN VE TALAT’IN HİKÂYESİBazen birbirinden ilginç konular mail’le ya da sosyal medya hesapları üzerinden sizi buluyor. Gazeteciler araştırıp bulmayı sever aslında ama üreticilerin, sanatçıların, zanaatkarların kendilerini içtenlikle anlattıkları yöntemi de ben önemsiyorum.Şubatın son haftası gibi ‘Kuksacı’ hesabından ‘Merhaba, Yasemin ben’ diyen ve kısaca yaptıklarını anlatan bir mesaj aldım.İletişim bilgilerimi yazıp biraz daha detaylı bilgi istedim. Ve sonuçta ortaya insanın içini ısıtan ‘iyi ki varlar’ dedirten bir öykü çıktı. “Biz Talat ve Yasemin, Kuksacı’nın kurucusuyuz. Hikâyemiz, aslında çok basit bir karardı. İkimiz de farklı bölümlerden mezun olup ‘öngörülen’ çalışma hayatında kendine yer bulamayan insanlardık.Ben çalışma ekonomisi bitirdim. Sonrasında sosyolojide master sürecim oldu. Talat ise seracılık, veteriner teknikerliği ve sosyoloji gibi bölümlerde okudu. İlk topraksız tarım yapanlardan biridir. Yanlış zamanlarda yanlış işler denince aklınıza biz gelelim! Yollarımız bir noktada kesişti ve köye yerleştik.Talat’ın babasının bir yeri vardı köyde. Orada yaşamaya ve en az tüketim ile döngümüze devam ediyorduk. Ben vegan feminist diye kendimi tanımladığım politik bir geçmişten geliyorum.Talat da vejetaryen. Önce eko-vegan bahçe kurduk. O dönem benim için çok kıymetli, kırsalda yaşamı, tarım yapmayı deneyimledim.Bizim sorumluluğumuzda olmasa da baktığımız köpekler ve kedilerin yavrularıyla kocaman bir aile olduk. Haliyle bizim mikro yaşam alanı genişledi. Her biri, hayatımıza farklı bir anlam kattı.Aylar ayları kovaladı. Çevreci bir arkadaşımız bize ‘ahşaptan bardak yapsanıza’ dedi. 10 yıl önce Türkiye’de Fince’de ahşap bardak anlamına gelen ‘kuksa’ kelimesini bilen bile yoktu. Tarımın yanı sıra kuksa yapma sürecimiz başladı. Bir atölyemiz var şu an, yeri geliyor bir bakım evi, yeri geliyor talaşlı bir yuva. Kapımız herkese her canlıya açık. Her birinin gözlerinde, aslında tekrar tekrar hayatı sorgulasak da mücadele etmeyi bırakamazdık.Biz kendimizi zanaatkar olarak tanımlıyoruz. Sadece kuksalar değil, ahşap tabaklar, motif tahtaları, kaşıklar, mataralar da yapıyor, sürekli kendimizi geliştirip var olmaya çalışıyoruz…”Yasemin Gümüş Balcı – Talat Balcı, Savaştepe/ BalıkesirÇok da iyi ediyorsunuz sevgili Yasemin ve Talat. Siz doğanın sesini dinleyen uyumu yakalamış hem zanaatkar hem de sanatçısınız, yolunuz hep açık ve yaptıklarınızın değerini anlayan bol olsun…
Source: Müge Akgün
Ergün Yıldırım yazdı… Nusayrilik: Sır Cemaati
Nusayrilik İslam-Şia, Hristiyanlık, Zerdeüştlük ve Maniheizm gibi unsurlardan meydana gelen senkretik bir inanç. 19. Yüzyılda Tarsus”a gelen seyyah Theodore Bent, “Gizem Dini: 19. Yüzyıl Osmanlı Çukurova”sında Nusayri Alevileri Üzerine Bir Saha Araştırması” adlı çalışmasında cemaati anlatır. Gizli ayinlerinden, şeyhlerinden ve toplumla olan ilişkilerinden bahseder. Tarihçiler, seyyahlar, dinler tarihçisi, sosyologlar Nusayrilar hakkında birçok bilgiye sahip. Nusayrilik, dokuzuncu yüzyılda yaşayan Muhammed B. Nusayr tarafından geliştiriliyor. Şia”nın aşırı batıni yorumu olan Gulat olarak değerlendiriliyor. Muhammed B. Nusayr sonrasınd, El-Hasibi önemli bir şahsiyet. Kurucu imam. Nusayrilik inancına ilişkin Mecmu”u adıyla kitap yazar. Kitap, cemaatin kutsal metni kabul ediliyor. Kur”an-ı Kerimi taklit eder. Nusayrilik, din sosyolojisi açısından sır tarikatı-mezhebi özelliklerine sahip. Bu açıdan agnostik tarafı baskındır. Tanrının hakikat doğasının ilhamla yoluyla sır olarak Muhammed B. Nusayri”ye ulaştırıldığına inanılıyor. Sır, şeyhe Tanrı tarafından verilir. O da bu sırrı herkesle paylaşmaz. Sırrı taşımak, onu gizlemek ve gerektiğinde onun için ölümü göze almak gerekir. Sır, dinsel topluluğun var oluşunun en önemli tarafıdır. Nusayri cemaatinde 18 yaşına gelen erkeğe sır teklif edilir. Sır, hayatı pahasına korumak adına belli ritüeller, yeminler ve törenler eşliğinde verilir. Sırrın gizliliği esastır. Yüzyıllarca sır olarak devam eden inanç, zamanla gün yüzüne çıkar. Bunu açıklayan bazı insanlar cezalandırılır. Nitekim Nusayri din âlimi Adanalı Süleyman Efendi, Hristiyanlığa geçerek kaynaklarını gün yüzüne çıkarıp yayınladığı için katledilir.Sır, iki temel özellikten kaynaklanıyor. Birincisi senkretik inanç, genel toplum tarafından heretik özellikleri nedeniyle hoş karşılanmaz, büyük tepkilere neden olur. Bu durumda inanç kendisini sıra çevirerek gizler. Kendisini korur, güvenceye almaya çalışır. İkincisi ise sır, gizemdir. Ezoterik olmanın getirdiği cazibeyi içermektedir. Nitekim Grek ve Helen dönemlerinde de bu tür dinsel gruplar var. Sır dinleri ve sır tapınakları farklı toplumlarda görülmektedir. Böylece takiyye de sır inançlarına mahsus bir yöntem olarak gelişir. Gizemli ve gizli inançlarda bulunur.Nusayriliğin diğer önemli yönü ise hulul, yani Tanrının insanda bedenleşmesi ilkesi. Tanrı, Hz. Ali”de bedenleşir! Hz. Ali, Tanrı insan haline gelir. Bütün sırlara vakıftır. Onun sözleri ve yaklaşımları kutsal, mutlak ve masumdur. 12 imamla sürüp gelir. Hatta sonrasında Nusayri şeyhlerle bu sırlar devam eder. Yedi devirle beraber bedenin Tanrısallığı yeniden yaşar. Yedi devir, yedi dirilişi, yedi bedenleşmeyi, yedi yaşamayı anlatır. Burada ruh göçü (reenkarnasyon) görüşü hâkimdir. Her sırra aşikâr olan yedi defa tekrar farklı bedenlerle dünyaya gelir. Nusayriler, kutsal metinlerinin Mekke Mina”da, Kuran”dan önce indiğine inanırlar. İmamlarının bu metinlerle hareket ettiklerini düşünürler. Elbette bu metinler tarih içinde oluşmuş ve eklemelerle devam etmiştir.Kuran-ı Kerimi kabul ediyorlar. Ancak yorumlarken aşırı öznel(batıni) bir tutum içerisindedirler. Kur”an”ın ayetleri keyfi bir şekilde açıklanır. Hristiyanlık, Zerdüştlük ve Maniheizm gibi inançlarla sentezlenir. Nitekim Tanrının Hz. Ali”de bedenleştiği yaklaşımı, Hristiyanlıktaki Tanrının Hz. İsa”da bedenleşmesinin aynısıdır. Bazı oryantalistler de Nusayrilerdeki bu yönlere bakarak Hristiyanlıkla bağ kurmuş. Hatta misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuşlar. Örneğin 1880″lerin başında, Mersin Amerikan Protestan Kız Mektebi, 20-25 kızı Lazkiye”den getirerek onları Hristiyan yapmaya çalışırlar. Nusayrilik, Arap Aleviliği olarak da bilinir. Çünkü bu inancı savunanlar Arap. Alevi adı özellikle Fransızların işgaliyle beraber kullanılır. Kendi içlerinde apayrı inanç-etnik topluluğu meydana getirirler. Bu açıdan da Türkiye”de çoğunluğu oluşturan Türkmen Aleviliğinden farklılaşırlar. Nitekim beraber yaşamazlar, etkileşime dayalı ilişkileri de yoktur. Kendi başlarına ayrı bir dini-etnik kimliği temsil ederler.
Source: Ergün Yildirim
Yaren leylek ile Adem amcadan duygulandıran buluşma
Bursa nın Karacabey ilçesinde, Uluabat Gölü nün kıyısındaki kırsal Eskikaraağaç Mahallesi nin simgesi Yaren leylek, kendisini bekleyenlerin gözlerini yollarda bırakmadı. Balıkçı Adem Yılmaz ile hikayeleri film, şarkı ve hikaye kitaplarına konu olan Yaren leylek, Eskikaraağaç Leylek Köyü ne ulaştı.Adem Yılmaz ın kayığına konan Yaren leyleğin gelenekselleşmiş fotoğrafları yaban hayatı fotoğrafçısı Alper Tüydeş tarafından çekildi. Yaren leyleğin eşi Nazlı, kısa süre önce yuvasına konmuş, balıkçı Adem Yılmaz ve Alper Tüydeş, Nazlı yı ilk başta Yaren sanmıştı…Yılmaz, Başta Yaren sandım ben. Uzun yoldan geldiği için biraz değişik geldi bana. Yaren sandım ama eşiymiş. Eşi de zaten bana biraz yakın. Yaren kadar olmasa bile. Çıktım göle, Nazlı ymış o. Geldi, başımdan aşağı uçtu, karaya kondu. Yaren olsaydı kayığa binerdi demişti.14 yıl önce Uluabat Gölü nde balık tutarken kayığına konan ve Yaren adı verilen leylekle dostluğu başlayan Adem Yılmaz ın hikayesi, Alper Tüydeş in fotoğraflarıyla uluslararası bir üne kavuştu. Yaren in en iyi ihtimalle 19-20 yaşlarında olduğu değerlendiriliyor.Türkiye yi Avrupa Leylek Köyleri Birliği nde temsil eden tek yerleşim bölgesi olan Eskikaraağaç, her yıl göç döneminde on binlerce leyleğin geçtiği bir göç rotası üzerinde bulunuyor. Mahalle aynı zamanda yerleşik leyleklere de ev sahipliği yapıyor.Leyleklerin hayat süreleri ise 15-25 yıl olarak hesap ediliyor. Doğada yaşayan en yaşlı leyleğin İsviçre de halkalandıktan sonra 39 yıl yaşadığı biliniyor.
Source: Habertürk
Yaren Leylek ve Adem Yılmaz dostluğunda 14. yıl…
Türkiye’nin tek leylek köyü olan Karacabey’e bağlı Eskikaraağaç, 14 yıldır muhteşem bir dostluk hikayesine ev sahipliği yapıyor.
Yaren Leylek, 14 yıldır göç yolculuğunda mutlaka her mart ayında balıkçı Adem Yılmaz”ın kayığına konuyor ve 6 ay boyunca dostuna eşlik ediyor. Bu vefalı dostluk hikayesini merak edenler ikiliyi, yaban hayatı fotoğrafçısı Alper Tüydeş tarafından çekilen muhteşem karelerde görebiliyor.
2019 yılında yönetmen Burak Doğansoysal tarafından filme alınan ve Prag Film Ödülleri”nde ‘En İyi Belgesel Ödülü’nü kazanan bu dostluk hikayesine yakından tanık olmak isteyen doğa tutkunları, Adem Yılmaz ve kayığının sevimli konuğunu görmek için Bursa”yı ziyaret ediyor.
“Yaren” gelmeyince günlerdir tedirginlik yaşadığını belirten Yılmaz, şöyle konuştu: “Yaren genelde ay başında gelirdi. Bir türlü gelmeyince yolda başına bir şey geldiğini düşünerek bir haftayı üzüntülü geçirdim. Çok şükür Yaren”e kavuştum. Ağustos ayına kadar beraber olacağız. Onu doyuracağım. Mutlu bir hayat süreceğim. Sabah kayığıma geldi ve onun için getirdiğim balıkları yedi.”
Source: Dünya Gazetesi
Hemşehrileri halk ozanı Aşık Seyrani”yi beyaz perdeye taşıyor
İlçede Aşık Seyrani”nin “Eski libas gibi” türküsünden etkilenen gardiyan Beşer Adanur, halk ozanının hayatını konu alan film çekmek için senaryo yazdı.
Düğünlerde çalgıcılık yapan ve Aşık Seyrani aşığı olan Ali Yıldız”la bir araya gelen Adanur, ekip oluşturup çekimler için kolları sıvadı.
Gardiyan, çalgıcı, öğrenci, fabrika işçisi, berber, düğün fotoğrafçısı ve kameramanı ile esnaftan oluşan ekibin kullanacağı malzemeler ise bit pazarı, internet ve bölge halkından temin edildi.
Filmin gardiyan senaristi Beşer Adanur, AA muhabirine, Aşık Seyrani”nin hayatını önce kitap haline getirdiğini, daha sonra senaryo yazdığını ifade etti.
“Eski libas gibi” türküsünden çok etkilendiğini anlatan Adanur, “Develi”ye, “Dünyaya mal olmuş bir insanın senaryosunu yapalım.” dedim. Develi”mizin ozanlarından, kitaplardan, yazarlardan, internetten, kıssalardan yararlandım. Kitap okuma alışkanlığı pek olmadığı için film olarak çekmeye karar verdik. Senaryoda, Aşık Seyrani”nin çocukluğundan yaşlılığına kadar tüm dönem anlatılıyor.” diye konuştu.
Adanur, maddi sıkıntılar nedeniyle zaman zaman zorlandıkları için destek beklediklerini kaydetti.
Filmin yönetmeni çalgıcı Ali Yıldız da film çekimleri için detaylı araştırmalar yaptıklarını söyledi.
Film için birçok kaynak kullandıklarını belirten Yıldız, “1902”de yazılmış Osmanlıca kitap bulduk, onu Türkçe”ye çevirdik. Kaynaklarımızın birçoğu buradan. Evinin yerini tespit ettik, Develi”de yaşayan, bu işle alakalı ne kadar insan varsa hepsinin kapısını tek tek çaldık. Hepsinden bilgi aldık. Ortak yol bulduk, en iyi senaryoyu çıkarmaya çalıştık. Bu doğrultuda bu filme başladık.” ifadelerini kullandı.
“Yerel halkla çekmeye çalıştığımız bir film”
Yıldız, Aşık Seyrani”nin yaşadığı mahallede oturduğunu, film ekibinin de aynı yörenin insanı olduğunu dile getirdi.
Çekimlerde gerekli her şeyi kendi imkanlarıyla sağladıklarını vurgulayan Yıldız, şöyle devam etti:
“Aşık Seyrani, halka mal olmuş bir kişi. Bütün oyuncuları Develi”den seçtik, kendi öz kaynaklarımızı kullandık. Sahneleri heyecanla çekiyoruz. Bizim mesleğimiz oyunculuk değil veya kamera karşına geçmiş insanlar değiliz. Buradakilerin hepsi acemi, ilk defa replik yapanlar. Bunları kendi imkanlarımıza çözmeye çalışıyoruz. Aşık Seyrani”nin hayatından film, filmi çekerken yaşadığımız zorluklarla da dizi olur. Önümüze engeller çıkıyor. İzin almada sorunlar yaşıyoruz. Bu filmin senaristi gardiyan, yapımcısı ve yönetmeni düğün çalgıcısı, kameramanlarımız düğün kameramanı, başrol oyuncusu fabrika işçisi. Develi”mizin yerel halkıyla çekmeye çalıştığımız bir film.”
Yıldız, yaklaşık 3 ay sonra çekimlerini bitirmeyi planladıkları filmin galasını Develi”deki sinema salonunda yapacaklarını bildirdi.
Filmin fragman çekimlerini tamamladıklarını vurgulayan Yıldız, “81 ilin sinemalarında yayınlatmayı düşünüyoruz. Daha da büyük hedefimiz var. Orta Doğu”nun bu projelere önem verdiğini duyduk. Antalya Amatör Film Yarışması var, oraya hazırlanıyoruz. Televizyon kanallarında da yayınlatmayı düşünüyoruz, amacımız bu.” dedi.
“Ben oyuncu veya aktör değilim”
Filmde Aşık Seyrani”nin babası “Cafer Hoca” rolünü oynayan 65 yaşındaki berber Ümit Süslü de ilk defa kamera karşısına geçtiğini söyledi.
Böyle bir projede yer almaktan dolayı gurur duyduğunu dile getiren Süslü, “Başka bir yerde hiç oynamadım. Çok mutlu oldum, keyif aldım. Arkadaşlarımdan çok iyi tepkiler alıyorum. “İlle bizi de oynat.” filan diyorlar. Ben oyuncu veya aktör değilim. Hiçbir filmde oynamadım. Seyrani”nin değerini yüceltmek ve ortaya çıkarmak için çalışmaktan dolayı çok mutlu oldum.” şeklinde konuştu.
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
Source:
Katar”da çocukları oruç tutmaya teşvik eden geleneksel ramazan eğlencesi “Karankau” kutlanıyor
Katar”da da ramazan ayının 14. gecesi, başta çocuklar olmak üzere her yaştan kişiler tarafından heyecanla bekleniyor.
Körfez ülkelerinin “Karankau” adını verdikleri bu gece, büyük küçük herkesin beklediği halk festivaline dönüşüyor.
Çocukların, ramazan ayının ilk yarısında oruç tutmalarını ödüllendirmek için kutlanan gece, onları ramazanın geri kalanında da oruç tutmaya teşvik ediyor.
Ayrıca, ramazan ayının ortasında anne babaların, Kur”an-ı Kerim”den 15 cüz ezberleyen çocuklarını şekerleme ve hediyelerle ödüllendirmesinin de “Karankau” geleneğinin başlangıç sebebi olduğu anlatılıyor.
“Karankau” gecesinde, iftarın ardından çocuklar, geleneksel kıyafetlerini giyerek, Katar sokaklarında gezintiye çıkıyor.
Bu gece için özel olarak süslenen sokaklarda gezen çocuklar, “Bize ver, Allah da sana versin. Yolun Mekke”ye çıksın. Ah Mekke, güzel Mekke” şeklinde tekerlemeler söylüyor.
Aileler, bu özel gecede içine fıstık, kaju, kuru üzüm, badem, ceviz ve şekerlemeler koydukları, “Cufran” adı verilen büyük sepetler hazırlıyor ve “Karankau” gecesine özel bu ikramlıklar, çocuklara dağıtılıyor.
Geç saatlere kadar süren kutlamalarda aileler kısa ev ziyaretleri gerçekleştirirken ellerine kına yakmış rengarenk geleneksel kıyafetler içindeki çocuklar da “Karankau” tekerlemesini okuduktan sonra evlerden şeker ve yemiş topluyor.
Katar”daki alışveriş merkezlerinden, parklara, spor tesislerinden tarihi çarşılara, “Karankau” ülke genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor.
Etkinlikler iki gün boyunca çocuk filmleri, sihirbaz gösterileri, çocuk oyun atölyeleri ve spor turnuvaları gibi çeşitli etkinliklerle kutlanacak.
Karankau adının nereden geldiğine dair birçok rivayet var
Gecenin, adını “göz aydınlığı” anlamına gelen ve Kur”an-ı Kerim”de geçen Arapça “kurretü”l-ayn” kelimesinden aldığı ve zamanla halk dilinde söz konusu kelimenin “Karankau”ya dönüştüğü belirtiliyor.
Kelimenin aslının, “çocukların kapıyı çalması” ve “inci aramak için dalış yapma” anlamlarından da gelebileceği yönünde farklı rivayetler de bulunuyor.
“Karankau” isminin, şekerleme ve çerezlerin bulunduğu hasırdan sepetin karıştırıldığında çıkarttığı sesin yansıması olduğu da öne sürülüyor.
Diğer bir görüşe göre ise Karankau, çocukların şeker toplarken taşları birbirine vurarak çıkardığı ses anlamına geliyor.
Körfez ülkeleri genelinde yaygın olarak kutlanan bu gece, Suudi Arabistan”da “Kerkean”, Umman”da “Karankaşa”, Birleşik Arap Emirlikleri”nde “Hakku”l-Leyle” ve “Hakk-ı Allah”, Kuveyt”te ise “Gargee”aan” veya “Girgian” gibi farklı isimlerle anılıyor.
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
Source:
Kalaycı Yusuf usta mesleğini vefat eden ortağının oğluna öğretiyor
Tahsin Ünal Mahallesi”ndeki dükkanlarında ortağının oğlu Mustafa Tuncer (41) ile müşterilerin getirdiği bakır eşyaları geleneksel yöntemlerle yeni görünümüne kavuşturan Güder, henüz 11 yaşında çırak olarak mesleğe başladı.
Kendisi gibi kalaycı olan Yusuf Tuncer ile 1977″de ortaklığa başlayan Güder, 2021″de vefat eden ortağıyla yıllarca birlikte çalıştı.
Şimdilerde ortağının oğlu Mustafa Tuncer”e kalaycılığı öğreten Güder, hem mesleğinin yaşaması hem de ortağına olan vefa borcunu ödemek için her sabah ocağın başına geçiyor.
“Şimdilerde usta yok, iş çok”
Yusuf Güder, AA muhabirine, kendini bildi bileli kalaycılık yaptığını söyledi.
Emekli olunca işini ortağına devretmek istediğini anlatan Güder, “Rahmetli rahatsızlanınca beni çağırdı. “Ben rahatsızım gel beraber çalışalım” dedi. Devam ettik, çalıştık. Sonra iyice rahatsızlandı. Çevremizdekiler ortaklığımızı takdirle karşılıyordu. Güven ve saygıyla çok güzel bir ikili olduk. Yusuf vefat etmeden Mustafa”ya “Oğlum gel Yusuf abinin yanında çalış” dedi. Ortağın vefatından sonra 4 yıldır Mustafa ile devam ediyoruz.” diye konuştu.
Güder, işlerinin iyi olduğunu belirterek, şöyle konuştu:
“Kalaycılık çok iyi bir meslek, ölmez. Millet sadece ana babasından kalan hatıra eşyaları yaptırsa yine yaşar, ev geçindirir. Eskiden iş çoktu ama para kazanamıyorduk. Şimdilerde usta yok, iş çok. Emekliyim, bahçem de var ama ben kahvehaneye veya parka gidip oturamam. Sağlığım sıhhatim yerinde. Bir insanın sağlığı yerindeyse çalışmasını tercih ederim. Mustafa da bir yere gitmez, hep işinin başında. Benden sonra burayı devam ettirecek. İnşallah o da birini yetiştirir. Mustafa meslekte yetiştiğinde ortağın vefa borcunu ödemiş oluyoruz. İnsanların hatıralarını kalaylayıp, insanlara hizmet edecek.”
Mustafa Tuncer de daha önce fabrikada çalıştığını, babasının sözü üzerine kalaycılığa başladığını söyledi.
Mesleği öğrenme aşamasında olduğunu aktaran Tuncer, ustası Güder ile uyum içinde çalıştıklarını kaydetti.
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
Source:
Kastamonu”daki müze Pompeiopolis”in tarihine ışık tutuyor
İlçede 1850″li yıllarda Redif Taburu Binası olarak inşa edildikten sonra farklı kurumlar tarafından kullanılan bina, 2017″de Taşköprü Belediyesince Kent Müzesi”ne dönüştürüldü.
Müzenin bir bölümünde oluşturulan alanda, geçmişi yaklaşık 2 bin yıl öncesine dayanan Pompeiopolis Antik Kenti, jeofizik ve jeoradar yöntemleriyle görüntülenerek vatandaşlara sunuluyor.
Taşköprü Belediyesi Kent Tarihi Müzesi Müdürü Lütfi Erkut Gültekin, AA muhabirine, Kent Müzesi”nin Pompeiopolis açısından önemini anlattı.
Müzede Pompeiopolis alanını ziyaret eden bir kişinin antik kent hakkında pek çok bilgi edineceğini belirten Gültekin, şöyle konuştu:
“Paflagonya”nın başkenti Pompeiopolis”i tanımak için ilk gelmeniz gereken yer Taşköprü Belediyesi Kent Tarihi Müzesi. Jeofizik ve jeoradar yöntemiyle şehrin burada yeraltının görüntülenmiş şeklini görüyoruz. Pompeiopolis”e gittiğimizde nerede olduğunuzu bu odadan anlayabiliyorsunuz. Burada da ayrıca neden buranın başkent olduğu, coğrafi konumu, stratejik geçiş noktalarının burada olması, ticari geçiş noktalarının, askeri, stratejik ve bölgenin en düşük rakımlı ovasının burada olduğunu ve şehrin neden buraya kurulması gerektiğini net bir şekilde anlıyoruz.”
Müzede Türkiye”nin en büyük villaları arasında yer alan Pompeiopolis”teki villanın da yerinin görüldüğünü ifade eden Gültekin, “Roma Tiyatromuzun yerini, Odeon”dan çıkan Afrodit heykellerinin nereden çıktığını, nerede bulunduğunu, yerlerini buradan öğreniyorsunuz. Bu anlamda Kent Tarih Müzesi Taşköprü”nün bütün bölgelerine ne olduğunu anlama adına bir özet niteliğini taşıyor.” dedi.
Pompeiopolis”in her geçen gün daha fazla anlaşıldığını dile getiren Gültekin, çok güzel geri dönüşler aldıklarını söyledi.
Pompeiopolis”te Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Karabük Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mevlüt Eliüşük tarafından kazı çalışmalarının yürütüldüğünü kaydeden Gültekin, “Türk turistlerimiz de önem veriyor ama yabancı turistleri hedef kitle olarak belirlediğimiz için ülkemize döviz girmesi anlamında bu müze çok önemli. Müzemize herkesi davet ediyoruz. Şehri tanımaya müzemizden başlamalarını tavsiye ediyoruz.” ifadelerini kullandı.
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
Source:
Liseliler “zimem” geleneğini canlandırdı
Ordu nun Ünye ilçesinde lise öğrencileri, öğretmenlerinin öncülüğünde oluşturdukları zimem defteri geleneği sayesinde ihtiyaç sahibi ailelerinin veresiye defterindeki borçlarını kapatacak. Ünye Mehmet Refik Güven Anadolu Lisesi öğrencileri, Okul Müdürü Fatih Yıldız ın öncülüğünde, din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenlerinin desteğiyle Ramazan ayı dolayısıyla unutulmaya yüz tutmuş zimem defteri geleneğini yeniden canlandırdı. Öğrenciler, kendi imkanlarıyla ihtiyaç sahiplerine yardım eli uzattı. Okulda oluşturulan sandıkta toplanan bağışlarla, ihtiyaç sahibi vatandaşların bakkal ve marketlerdeki veresiye defterleri, kimse görmeden ve haberdar olmadan silinecek. Ramazan ayı nedeniyle okullarında bulunan öğrencilerinin bu tür etkinliklere duyarlı olduğunu söyleyen Ünye Mehmet Refik Güven Anadolu Lisesi Müdürü Fatih Yıldız, Unutulmaya yüz tutmuş değerlerimizden olan zimem defteri geleneğini okulumuzda yaşatmak istedik. Gerçekleştirilen bu etkinlikte ihtiyaç sahibi vatandaşlarımızın onların haberleri olmadan bakkal, market gibi oluşan veresiye defterlerini vatandaşlarımızın haberi olmadan öğrencilerimizin destekleriyle silmek istiyoruz. Zaten bu gelenek bunu ifade ediyor. Osmanlı döneminde de böyle zenginler veya durumu yerinde olan insanlar kimse kimseyi görmeden Ramazan ayında özellikle bu şekilde bir yardımlaşma örneği gösteriyorlar. Herkes Allah rızası için bu işi yapıyor. Bizim öğrencilerimiz ve öğretmenlerimiz de bu işe ön ayak oldular. İnşallah öğrencilerimize örnek olmayı başarmışızdır dedi. Okul Müdürü Yıldız, Benim gördüğüm arkadaşlarımızın ve öğrencilerimizin katılımları çok güzel. İnsanlarımız bu iyiliksever yönünü kaybetmiyorlar. İnşallah bizlerde buna bir nebze örnek olabildiysek ne mutlu. Bizim bu tarzdaki etkinliklerimiz ya da faaliyetlerimiz sadece Ramazan ayına has değil, daha önceki dönemlerde de öğretmenlerimizle her ayın maaş günü veya ek ders günü böyle bir çalışmalarımız da var. İhtiyaç sahibi haneler için taramalarımız yapılıyor ve gönüllü arkadaşlarımız karınca kararınca desteklerini sağlıyorlar diye konuştu.
Source: Habertürk
Şinasi Yurtsever”e veda! Annesinin ağzından tek kelime döküldü
Oyuncu Şinasi Yurtsever bugün son yolculuğuna uğurlanıyor. 51 yaşında hayatını kaybeden Yurtsever için ilk tören Atatürk Kültür Merkezi”nde gerçekleşti.Törene Kerem Kupacı, Ahmet Kural, Ferit Aktuğ, Bahar Şahin, Onur Buldu, Engin Günaydın, İbrahim Büyükak, Sadi Celil Cengiz, Selçuk Aydemir, Sarp Apak, Ruhi Sarı, Cem Gelinoğlu, Metin Keçeci, Bora Akkaş gibi ünlü isimler katıldı. 18 YILLIK EŞİ FERİHAN YURTSEVER”İN VEDASI YÜREKLERİ BURKTU! 18 yıllık eşi Şinasi Yurtsever”in kaybının ardından Feriha Yurtsever anma töreni esnasında taziye mesajlarını alırken gözyaşlarını tutamadı. Son paylaşımında “onsuz bir hayatı düşünemiyorum” diyen Yurtsever”in ayakta güçlükle durduğu anlar kayda alındı. “GÜLE GÜLE ÇOCUK ADAM” Törenin sunuculuğunu üstlenen Onur Buldu, yakın dostuna “Güle güle Şinasi ağabey, güle güle çocuk adam. Güle güle en büyük Beşiktaşlı Şinasi Yurtsever. Hayatımızdaki varlığın için sana teşekkür ederiz. Bir gün tekrar buluşacağımıza eminim” sözleriyle veda etti. “HİKAYELERİN ADAMI ARAMIZDAN AYRILDI” Oyuncu Sadi Celil Cengiz, “Onun yanında bir saniye bile canınız sıkılmazdı. Ya size ilginç bir hikaye anlatırdı ya da entelektüel bir sohbet açardı. Yaşını, kariyerini hiçbir zaman bizim önümüze bir bariyer olarak koymadı. Hep açık iletişimdeydi. Hep böyle hayatın içindeydi. Bir saniye boş baktığını görmedim. Hayatını dolu dolu yaşadı. Nihayetinde de hikayelerin adamı aramızdan ayrıldı” dedi.Sarp Apak da “Hepimiz çok seviyoruz. Mekanı cennet olsun. Bize çok önemli bir hatıra bıraktı. İyi ki vardın. Seni seviyorum Şinasi” şeklinde konuştu. “HAKSIZLIĞA KARŞI HİÇ SESSİZ KALMADI” Selçuk Aydemir, “Bence Şinasi”yi en iyi anlatan cümle, hepimizin bir Şinasi”si var. Benim yolum onunkiyle 17 yıl önce kesişti. 17 yıl önce hayatıma neşe ve mutluluk kaynağı oldu. Bir ağabeylik rolü üstlendi. Üstlendiği rollerde ne kadar başarılı biliyorsunuz. Hep hakkı gözetti. Haksızlığa karşı da hiç sessiz kalmadı. Zor zamanlarımda yanımdaydı. Sıra kendisine geldiğinde hep dik durdu. Hastalığıyla alakalı hiç yakındığını görmedim. İyiye gidiyor demişti. Benim için ayakta öldü gibi bir şey. Adam kimseye yük olmadan sadece neşe ve mutluluk saçmak için dünyaya gelmiş gibi. Sevmediğim bir özelliği vardı. Aceleciydi. Hala öyle. Hepimizden önce eve döndü. Hakka emanet. Elbet kavuşacağız. O zamana kadar evdekilere selam söyle Şinasi” ifadelerini kullandı.Ahmet Kural, “Oyunculuk mesleği yapmadan önce 2006 yılında buralarda bir mekanda karşılaşmıştım kendisiyle. Çok büyük hayranı olduğumu söylemiştim. Daha sonra 2009 yılında Mardin”e dizi çekmeye gittik. Orada her hafta onu bekliyordum, gelsin diye. Hepimizin başı sağ olsun” dedi. ANNESİ FERYAT FİGAN GÖZYAŞI DÖKTÜ Ayakta durmakta güçlük çeken Yurtsever”in annesi Onur Buldu”nun ellerini tutarak gözyaşları döktü. Salonda taziyeleri kabul eden anne Güler Yurtsever “Yavrum” diye feryat ederek yürekleri sızlattı. Konuşmaların ardından acılı anne Güler Yurtsever oğlu Şinasi Yurtsever”in resmini öptü, tabutuna sarılıp ağladı.Şinasi Yurtsever, Levent Barbaros Hayrettin Paşa Camisi”nde öğle namazına müteakip kılanacak cenaze namazından sonra Zincirlikuyu Mezarlığı”na defnedilecek.
Source: Abdullah Karlıdağ
Benzerleri İtalya, Fransa ve Almanya”da… İlki Bursa”da!
Bursa da Gökdere üzerinde kurulan ve Osmanlılara ait tek arasta köprüsü olma özelliği taşıyan yapı, 1442 yılında 2 nci Murad döneminde Pir Ali oğlu Tüccar Muslihiddin tarafından mimar Abdullah oğlu Timurtaş a inşa ettirildi.Evliya Çelebi nin 1640 tarihli Seyahatname eserinde de yer alan tarihi köprü, yüzlerce yıl boyunca doğal afetlere ve savaşlara tanıklık ettikten sonra, halen el işçiliğinin en güzel örneklerini sunan zanaatkarlara ev sahipliği yapıyor. Geçmişin izlerini geleceğe taşıyan ve dünya genelinde benzerlerine nadir rastlanan tarihi köprü, Bulgaristan daki Osma Köprüsü, İtalya daki Ponte Vecchio ve Rialto Köprüsü, Almanya daki Kramerbrücke, İngiltere deki Pulteney Köprüsü ve Fransa daki Pont de Rohan gibi köprülerle, benzer mimari özelliklere de sahip.İPEK YOLU ÜZERİNDE YER ALAN TARİHİ YAPI Köprüdeki atölyesinde 12 yıldır ebru sanatı icra edip, ders verdiğini söyleyen Irgandı Çarşılı Köprü Yönetim Kurulu Başkanı Mutlu Çatalkaya, köprü üzerinde 17 zanaatkarın atölyesinin bulunduğunu ifade etti.Irgandı Köprüsü nün zaman içinde birçok doğal felaket ve işgal dönemine tanıklık etiğini dile getiren Çatalkaya, Irgandı Çarşılı Köprüsü, İpek Yolu üzerinde yer alan tarihi bir yapıdır ve birçok doğal afet, deprem ve sel gibi felaketler yaşamıştır. İşgal kuvvetleri Bursa yı terk ederken, köprüyü yakıp yıkmışlardır. 1924 yılından 2004 yılına kadar sadece köprü olarak kullanılmıştır. Ancak birçok Bursalı henüz yeni yeni Irgandı Köprüsü nü tanımaktadır. 2004 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edilen köprüde; hat, ebru, resim, minyatür, testi ve ahşap oyma gibi geleneksel sanatlar icra edilip sergileniyor diye konuştu. TARİHİ KÖPRÜLER ARASINDA EN KÜÇÜK VE EN ESKİ KÖPRÜ Dünya genelinde benzer köprülerden farklılık gösterdiğini dile getiren Çatalkaya, Irgandı Çarşılı Köprüsü, tarihi köprüler arasında en küçük ve en eski olanlardan biridir. Dünyada 4 taneden ilk yapılan köprü burası. 2 tane İtalya da biri Venedik. Diğeri ise Bosna da. En küçük ve en eski köprü bu köprü, Osmangazi ve Yıldırım ilçelerini birbirine bağlamaktadır. Türkiye deki 4 ilk köprüden 1 i olarak, Venedik ve Bosna daki köprülerle benzerlik göstermektedir dedi.
Source: Habertürk
Bakan Ersoy, Hermes heykelini inceledi
Ersoy, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, şu ifadelere yer verdi:”Aspendos Antik Kenti”nde “Geleceğe Miras” projemiz kapsamında gün yüzüne çıkarılan Roma İmparatorluk Dönemi”ne ait Hermes heykeli ve diğer eserlerle ilgili yürütülen titiz çalışmaları yerinde inceledik. Heykelin başı ve gövdesi bir araya getirilirken Aphrodite ve Eros”un başları ile Artemis ve Nemesis”e ait heykel parçaları da restorasyon sürecinde önemli bir aşamaya ulaştı. Tarihimize sahip çıkıyor, bu eşsiz mirası gelecek nesillere en iyi şekilde aktarmak için çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz.”Bakan Ersoy, tarihi eserlerin gün yüzüne çıkarılmasında emeği geçen Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ekiplerine teşekkür ederek kültür yaşamına kazandırılan eserlerin hayırlı olmasını diledi.Aspendos Antik Kenti”nde #GeleceğeMiras projemiz kapsamında gün yüzüne çıkarılan Roma İmparatorluk Dönemi”ne ait Hermes heykeli ve diğer eserlerle ilgili yürütülen titiz çalışmaları yerinde inceledik.Heykelin başı ve gövdesi bir araya getirilirken, Aphrodite ve Eros”un başları… pic.twitter.com/EGbljo0bQ1— Mehmet Nuri Ersoy (@MehmetNuriErsoy) March 15, 2025
Source: Www.star.com.tr