Topraktan sofraya, sofradan dijitale: Şef Jale Balcı”nın ilham veren hikayesi…
Şef Jale Balcı ile geçmişin izlerini bugünün heyecanıyla birleştiren ilham dolu bir yolculuğu, kadın emeğini, dijital dönüşümü ve mutfağın sadece damakla değil, ruhla kurduğu bağı konuştuk. – Antakya gibi zengin bir mutfak kültürünün içinden gelen bir şef olarak çocukluğunuzun sofralarından bugünkü vizyonunuza uzanan yolculuğunuzu dinlemek isterim… Müthiş bir mutfaktan ve müthiş bir yeme alışkanlığından geliyorum. Antakya gibi gastronomiyle yoğrulmuş bir şehirde doğup büyümek, bana sadece yemek yapmayı değil; mevsiminde yemenin kıymetini, damak zevkinin karaktere nasıl yansıdığını ve sofranın birleştirici gücünü öğretti. Çocukluğum, her biri adeta birer ziyafet olan sofralarla geçti. Evimizde her şey mevsimindeydi, en tazesi, en iyisi soframıza gelirdi. O sofralarda sadece yemek yenmezdi; gelenek, hikâye, duygu, paylaşım da olurdu. Bugünkü mutfak vizyonumun temelini işte bu çok katmanlı yaşanmışlık oluşturuyor. Antakya, benim için yalnızca bir coğrafya değil, bir damak hafızası, bir yaşam biçimi. – İlk profesyonel adımınızı attığınız dönemde sizi mutfağa çeken şey neydi? Gastronomi sizin için o yıllarda da bir meslekten fazlası mıydı? Kariyerime finans sektöründe başladım; borsada broker’lık yaptım. O dönem para piyasalarında büyük dalgalanmalar, yoğun stres ve belirsizlikler yaşanıyordu. Ardından ikiz çocuklarımın doğmasıyla birlikte hayatımın yönü tamamen değişti. Anne olunca beslenmenin sadece fiziksel değil, ruhsal gelişim üzerindeki etkisini çok daha derinden hissettim. Bir çocuğun büyümesinde yediği yemeğin nasıl bir karaktere, nasıl bir yaşam tarzına dönüştüğünü birebir gözlemledim. Bu farkındalık beni mutfağa yönlendirdi ama sadece yemek yapmak için değil. Gastronomi benim için başından beri bir meslekten fazlasıydı. Hayata bakışımın, insanı anlama biçimimin bir yansımasıydı. – Finans sektöründe geçen yıllarınızın ardından şefliğe yönelmek cesur bir karar gibi görünüyor. Bu geçiş sürecinde sizi en çok zorlayan ne oldu, en çok besleyen neydi? Açıkçası bu dönüşüm tamamen içsel bir huzursuzluğun sonucuydu. Finans sektöründe oldukça dinamik ama bir o kadar da baskılı, stresli ve eril enerjinin yoğun olduğu bir ortamdaydım. Gün geçtikçe, konuşma tarzımın bile erkeksileştiğini, kendi özümden, dişil doğamdan uzaklaştığımı fark ettim. Gerçek anlamda mutsuzdum. Yemek hiç aklıma gelmemişti. Çünkü o dönemlerde kadın şef neredeyse hiç yoktu. Ta ki bir arkadaşımın hediye ettiği bir yemek atölyesine katılana kadar… Oradaki Fransız şef, “Sende bir şey var” dedi. O cümle, içimde çok derin bir yerle buluştu. – Yeni girişiminiz Panmarket fikri nasıl doğdu? Bir online site kurmak şeflikten çok farklı bir alan gibi görünse de sizce aralarında nasıl bir bağ var? Panmarket fikri, 2015’ten sonra zeytinyağı kitabım için yaptığım saha çalışmaları sırasında doğdu. O dönemde pek çok bağ, bahçe ve üreticiyi ziyaret ettim. Gördüklerim beni derinden etkiledi. Bazı üreticiler ürünlerine inanılmaz bir özen ve tutkuyla yaklaşıyordu. Bu kadar emek verilen ürünlerin çoğu zaman hak ettiği değeri görememesi beni harekete geçirdi. O günlerden itibaren bu fikir içimde yavaş yavaş şekillendi. Şeflik sadece pişirmek değil; ürünü tanımak, onun geldiği toprağı ve yetiştiği mevsimi bilmek demek. Ne yazık ki bugün birçok şef, kullandığı ürünün nereden geldiğini bilmiyor. Üstelik her şeyi her mevsim bulabiliyor olmak da lezzetin özünü ve doğallığını yok ediyor. Bu durum, sürdürülebilirlik açısından da büyük bir tehdit oluşturuyor. Panmarket, işte bu farkındalıkla doğdu. – Panmarket üzerinden ulaştığınız üreticilerin çoğu yerel ve küçük ölçekli. Bu insanlarla kurduğunuz temas size ne öğretti? Ve sizce bu ölçek ekonomisinde sürdürülebilirliğin anahtarı ne? Panmarket aracılığıyla birebir temas kurduğum yerel ve küçük ölçekli üreticilerden en çok öğrendiğim şey; üretimin bir kazanç değil, bir yaşam biçimi olduğu gerçeği. Onlar toprağı bir geçim aracı olarak değil, adeta bir yaşam ortağı olarak görüyorlar. Tutkuyla, sabırla ve çoğu zaman büyük maddi beklentiler olmadan üretiyorlar. Bu da bana lezzetin aslında samimiyetten, emeğin içtenliğinden doğduğunu gösterdi. – Anadolu mutfak kültürüne derinlemesine hâkimsiniz. Sizce bugünün tüketicisi, bu kadim bilgiye nasıl yaklaşıyor? Panmarket aracılığıyla bu kültürel mirası dijitale taşımak sizce neden önemli? Bu gerçekten çok önemli ve değerli bir soru. Çünkü biz kendi kültürümüze, topraklarımıza ve ürünlerimize sahip çıkmazsak, bir süre sonra başkalarının ne ürettiğini bilmeden, dışarıdan gelen gıdalara mahkûm hale geliriz. Bu sadece bir ekonomik mesele değil; bu, gıdamız üzerinden kimliğimizin, sağlığımızın ve geleceğimizin yönetilmesi demek. Anadolu dediğimiz yer sadece bir coğrafya değil; Mezopotamya’yla birlikte insanlığın en eski üretim hafızasına sahip bir toprak. İpek Yolu’nun geçtiği, ilk tohumların yeşerdiği, ilk tandırın yakıldığı yer. Ve biz bu mirası yeterince bilmiyor, sahip çıkmıyoruz. Bugünün tüketicisi ne yazık ki halen sofrasına her şeyin eskisi gibi geleceğini sanıyor. Oysa gidişat hiç öyle değil. Gerçek Anadolu ürünleri, ustaları, tarifleri bir bir yok oluyor. Eğer biz bu sürece dur demezsek, birkaç yıl içinde o lezzetleri sadece kitaplarda ya da anılarda hatırlayacağız. Panmarket bu yüzden var: Anadolu’nun sesi hâlâ duyulsun diye. – Bugün gastronomi sektörünün en büyük sorunu sizce ne? Bu soru da gerçekten çok önemli ve uzun uzun konuşulması gereken bir konu. Ama özetle söylemek gerekirse, bence en büyük sorun liyakat eksikliği ve sorumluluk bilincinin kaybı. Sektörde uzun süredir yer alan bazı isimler (ki ben onlara zaman zaman “dinozorlar” diyorum) hâlâ kendilerini tartışmasız doğru kabul edip “Ben bu sektöre ne katıyorum” sorusunu sormuyorlar. Eğer gerçekten katkıları kalmadıysa, yerlerini gençlere açmaları, onlara el vermeleri gerekiyor. Aynı şey kurumlar için de geçerli. Şov peşinde koşan, içi boş içeriklerle gastronomiyi sığlaştıran yapılara karşı bir denge kurulmalı. Yemek sadece karnı doyurmak değildir; kültürdür, diplomasi aracıdır, tarihin ve toplumların hikâyesini anlatan bir dildir. Ama bugün ne yazık ki gastronomi, sosyal medyada birkaç görselle tüketilen, iki şefin alkışlandığı yüzeysel bir gösteriye dönüştü. Michelin yıldızı almak ya da birkaç yabancı şefi Türkiye’ye getirmekle bu iş gelişmez. Gerçek gastronomi, kim ne yiyor, neden yiyor, kim üretiyor ve neye hizmet ediyor gibi sorularla ilgilenir. Eğer herkes bu sektörde yaptığı her işte “Ben şu an gerçekten gastronomiye ne katıyorum” sorusunu kendine sorsa, o zaman bu alan büyür, derinleşir ve değer kazanır. Aksi halde sadece görünürlükle ilerleyen ama içerik açısından zayıflayan bir sektörü izlemeye devam ederiz. – E-ticaret ve gastronomi son yıllarda ciddi şekilde kesişti. Sizce dijitalleşme, gıdayla kurduğumuz bağı koparıyor mu yoksa dönüştürüyor mu? Dijitalde çok fazla ürün var gibi görünüyor ama gerçek, nitelikli ürünlere ulaşmak aslında her zamankinden daha zor. Görünenin cazibesi artarken içerik çoğu zaman sığlaşıyor. İnsanlar bugün o kadar kötü domates yiyor ki gerçek bir domatesin tadını unuttu. İşte tam da bu yüzden dijital alanda birebir ilişki kurmaya, ürünün izini sürmeye ve gerçek lezzeti yeniden hatırlatmaya çalışıyorum. – Son olarak kadın girişimciliği son yıllarda çok konuşuluyor ama hâlâ görünürlük ve kaynaklara erişim meselesi ciddi bir problem. Sizce bu alandaki en acil ihtiyaç nedir? Bu dünyanın geleceğini kadınların inşa edeceğine inanıyorum. Kadınların sadece alkışlanmaya değil, gerçekten kaynaklara, eğitimlere, pazar erişimine, finansal desteğe ve karar mekanizmalarına katılmaya ihtiyacı var. Bu sağlandığında sadece kadınlar değil, toplum kazanacak.
Source: Burçak Şener
Gıdanın izinde: Kayısı
Latince adı Prunus armeniaca olan bu kadim meyvenin kökeni Orta Asya’ya, özellikle Çin ve Türkistan coğrafyasına dayanıyor. Ancak kayısı, adını dünyaya Anadolu üzerinden duyurdu. Tarihi İpek Yolu üzerinde taşınan bu meyve, önce İran’a, oradan da Akdeniz ve Avrupa mutfaklarına girdi. Bugün ülkemiz, özellikle Malatya bölgesiyle dünyanın en büyük kayısı üreticisi konumunda. Kayısı sadece tadıyla değil, güçlü besin profiliyle de dikkat çekiyor. A, C ve E vitaminleri açısından zengin olan bu meyve, beta-karoten içeriğiyle göz sağlığını destekliyor. Lif bakımından zengin olmasıyla sindirimi düzenlerken, potasyum sayesinde kalp sağlığına da katkıda bulunuyor. Gastronomide kayısının yeri ise giderek zenginleşiyor. Geleneksel mutfaklarda hoşaflardan kompostolara, etli yemeklerde tatlı-ekşi dengeyi kuran dolgulardan reçellere kadar geniş bir kullanım alanı var. Ancak günümüz şefleri, kayısıyı artık sadece tatlılarla sınırlı görmüyor. Izgara kayısılarla yapılan salatalar, kayısılı glaze’lerle tatlanan et yemekleri, kuru kayısıyı baz alan soslar ve hatta fermente kayısı içecekleri modern menülerde sıkça karşımıza çıkıyor. İster taze haliyle yaz sofralarına canlılık katın, ister kurusuyla kış boyunca sağlık depolayın… Kayısı, mevsimi aşan bir lezzet olarak sofralarımızda hem geçmişin izlerini taşıyor hem de geleceğin yaratıcı tariflerine ilham veriyor.
Source: Burçak Şener
Ayın gastronomi akımı: Kokusu çocukluktan gelen yemekler
Çocuklukta duyulan kokular, aile sofrasında paylaşılan tarifler ya da unutulmuş yöresel yemekler; artık yeni nesil sunumlarla restoran menülerinde karşımıza çıkıyor. Bu akımda, geleneksel bir sütlaç hafifletilerek köpük formunda sunulabiliyor; anneanne köftesi, yerel malzemelerle hazırlanmış ev yapımı ekşi maya brioche arasında servis ediliyor. Ya da kuru fasulye, domates suyu ve tütsülenmiş tereyağıyla bambaşka bir katman kazanıyor. Yani hatırladığımız lezzetler, alışık olmadığımız biçimlerde karşımıza çıkıyor ama duygusu ilk ısırıkta tanıdık. Bu akım yalnızca mutfakta değil, mekân estetiğinde ve servis anlayışında da kendini gösteriyor. Emaye tabaklar, dantel örtüler, defter yaprağına basılmış menüler… Her detay, hafızalara dokunmak üzere kurgulanıyor. Sosyal medya bu trendin güçlü bir taşıyıcısı. Gastronostalji, yalnızca yemeğe değil, geçmişe duyulan özleme de hitap ediyor. Yemeği bir zaman kapsülüne dönüştüren bu akım, modern şehir yaşamı içinde gelenekten kopmadan var olmanın yaratıcı yollarını sunuyor. Artık sofralarda anılar var; hem kişisel hem kolektif olanlardan…
Source: Burçak Şener
Köklerine sadık, çağın hafifliğine uygun bir restoran
Şefleri meslekteki ilk yıllarından bu yana tanımanın en güzel taraflarından biri dönüşümlerini gözlemlemek. Çok eski dostum olan Ömür Akkor mesela… Onu bu kez yeni yeri Natolia’da ziyaret ettim. Ve yine yanında yol arkadaşı Alper (Ünlütürk) var. Natolia’nın menüsünde şeflerimiz hem Anadolu hem Yukarı Mezopotamya’ya selam duruyor hem de artık doğaya, mevsimselliğe ve malzemenin ruhuna duydukları ilgiyi açık ediyorlar. Bu kez karşımızda, ağır mutfak tekniklerinin gölgesinde değil; tazeliğin, sebzenin ve mevsimin doğal ışıltısında pişen tabaklar var. Gelenekten beslenen ama bugünü anlatan lezzetler… Natolia’nın mutfağında sadece Osmanlı mutfağının görkemi, Anadolu’nun kökleri değil, tarlanın neşesi de var. Salatalar mesela yalnızca eşlikçi değil; karakter taşıyan, soslarıyla düşünülmüş başkarakterler.Ömür Akkor’un bu dönüşümünde en çok sevdiğim şey, kendi sesini koruyarak geçirdiği evrim. Tüm o bildik Anadolu aromaları çağdaş bir anlatımla sunuluyor. Mutfakta hâlâ tandırın derinliği, ev yoğurdunun tınısı var; ama artık bu notalara limon kabuğunun ferahlığı, yanık tereyağının Fransız mutfağındaki fındıksı sıcaklığı da eşlik ediyor. Bakmayın siz, kolay bir şey değildir köklerine sadık kalarak çağın hafifliğine ayak uydurmak. Ancak olgunlaşmış bir şefin mutfağı bunun altından kalkabilir.Ustalara saygıGelelim Natolia ziyaretinde tadına baktıklarıma… Her tabakta bir coğrafya, her dokunuşta bir hatıra olduğunu hissetmek insana iyi geliyor. Mesela Ödemiş’in ikonik adreslerinden biri olan Töngül Pide Fırını’nın geçen yıl kaybettiğimiz ustası İsmail Töngül’ün anısına hazırlanan pide. Bol kıymalı, üzerine tıpkı ustanın yaptığı gibi olgun bir İzmir tulumu rendelenmiş. Bu yalnızca bir pide yorumu değil; Anadolu mutfağının ustalara duyduğu sessiz minnettarlığın da bir ifadesi. Kendi çiftliklerinden gelen sütle yapılan yoğurt, yine kendi imalatları olan turşular, pastırmanın çemenli dış yüzeyi alınarak marine edilip carpaccio zarafetinde sunumu, nefis sosuyla cibes otu.Altında salçalı, ekşili, ince bulgurlu harç üzerinde kavrulmuş kıymayla sunulan Antakya usulü çiğköfte müthiş bir başyapıt. Bu çiğköftenin minik versiyonunu al ve üç yıldızlı bir restoranın başlangıç yemeklerine koy. Kimse yadırgamaz eminim. Ortaya gelen bakır tenceredeki Ankara tavaysa adeta bir gövde gösterisi. Pilavı yoğun et suyuyla, üstündeki etlerse ağır ateşte pişmiş.Mekânın duvarlarında Ömür Akkor’un kendi koleksiyonundan seçtiği tablolar, antika kilimler, aile yadigârı objeler, geçmişin bugünle kurduğu samimi ilişkiyi anlatıyor. Natolia’da Ömür ve Alper’in yanında bir de vizyoner bir isim var; Emre Karaca. Sadece dekorasyon veya mimari tasarım değil, incelikle düşünülmüş her detayın arkasında Emre Karaca ve ekibi var. Kültürel sahiplenmenin çağdaş bir dilde yazıldığı Natolia’nın yolu açık olsun.
Source: Ebru Erke
Dubai’de lezzetle sarhoş olmak Orfali Bros
Urfa kökenli (Evet, soyadları da oradan) Suriyeli üç kardeş -Mohammad, Wassim ve Omar Orfali- ellerini değil, yüreklerini taşın altına koyarak bu bistronun, Orfali Bros’un temellerini attılar. Yıl 2021’di… Üç yıl üst üste MENA’nın 50 Best listesinde birinci oldular. 2024’te Michelin yıldızını aldılar. Dubai’de yıldızları gökyüzüne değil, kebabın üstüne kondurdular desek yeridir.Bu hikâyenin merkezindeyse sevgili dostum şef Mohammad Orfali var. Halep doğumlu, mutfakta dünya vatandaşı. “Yemekle hikâye anlatırım” diyor ve gerçekten anlatıyor. Deprem sonrası Londra’daki yardım etkinliğinde, omuz omuza çalıştığımızda bir kez daha anladım; bu adamın tabağında vicdan da var.Yaptığı işe ‘bistronomi’ diyor; fine dining’in tek kaş kaldıran havasını alıp bistro sıcaklığıyla harmanlıyor. ‘Come with me to Aleppo’ adlı kebabı mesela; wagyu, vişne, çamfıstığı… Michelin yıldızını almasına şaşmamalı.Ama Orfali Bros’un alameti farikası alkol servis etmemesine rağmen mesut eden içecekleri. Dubai gibi hava atmak üzerine kurulu bir şehirde, alkol sunmamak cesur bir karar. Onlar bunun yerine fermente çilekten tepache, ekşi mayalı kvass, kızılcık bazlı mock- tail’lerle misafirin damağını konuşturuyor. Kafayı bulmadan dünyayı unutuyorsun.Restoranın iki katlı açık mutfağında, aşağıda Mohammad Ortadoğu tatlarını pişirirken, üst katta kardeşleri Fransız stili tatlıları sahneye koyuyor. Gerçek bir aile sinerjisi. Da Vinci’nin “Sadelik en yüksek gelişmişliktir” sözü sanki bu sofrayı anlatıyor. Transparan, gösterişsiz ve son derece rafine.O meşhur burgerVe tabii işin burger boyutu… O meşhur burger o kadar tutuldu ki bizim orada olduğumuz gece iki Emirati (Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşı), Rolls Royce’tan inip dışarıda 4 burger gömdü. Mohammed başta şaşkın, sonra yılgın. Şimdi “Bu burger beni aşacak” diyerek, pideler ve burger için ana dükkânın yanında 3 Bros. adında yeni bir yer açıyor.Orfali Bros sadece yemek yenen bir yer değil; kültür, duygu ve hafıza mekânı. ‘Lüks’ü pahada değil, anlamda bulan; yemeği şova değil, hikâyeye dönüştüren bir yer. Dubai’nin ruhsuz zincir restoran dünyasında, içi dolu bir cümle gibi duruyorlar.Şef Mohammad bir gün şöyle dedi: “Biz yemek konuşuruz. Dilimiz yemektir.”Ben de şöyle ekleyeyim: Eğer Dubai’de bir restoran hem mideye hem kalbe hitap ediyorsa, onun adı Orfali Bros’tur.Hem ayık kalırsınız hem kendinizden geçersiniz.Afiyetle sarhoşluk böyle olur.
Source: Somer Sivrioğlu
Eğer özel biriysen…
Fiyatıyla, ambiyansıyla, hizmetiyle farklı oluyor her şey.Ayrıca orası bir şef restoranı.Şimdi gelelim mevzuya.“Masterchef” jüri üyesi Mehmet Yalçınkaya’nın restoranına gitmiş bir Tiktok kullanıcısı. Ve bir fotoğraf paylaşmış oradan.“İki tane yaprak sarması 550 lira” diye de yazmış. İlk başta şunu düzeltelim:Porsiyonda iki değil, dört yaprak sarması var.Bu arkadaşımız bildiğiniz prodüksiyon yapmış ve iki yaprak sarması gibi paylaşmış. Diyeceksiniz ki dört sarmaya da 550 lira fazla. İyi de dışarıda iki meze yiyorsun, 2 bin lira ödüyorsun artık. Mesela Michelin yıldızlı restoranlarda 550 liralık bir tabak ancak dişinin kovuğunu doldurmayacak şekilde olur.Adam biliniyor diye, ismi namı var diye ha babam yüklen dur! Gidin, lezzeti beğenmeyin, eleştirin amenna.Ama bir şef restoranını, özel tabaklarını, yanlış bir görsel üzerinden de eleştirmeyin yahu. Ayrıca gitmemek de sizin elinizde. Kimse zorla “550 liralık sarma yiyin” demiyor.Gitmezsiniz, olur biter.Başladı yine!Geldi Bodrum’dan yine bir adisyon görseli. Hesap 1 milyon 38 bin lira. Servis ücreti ise 111 bin lira. Böyle bakınca “Pes be kardeşim!” diyorsun. Ama mekânın işletmecisi arkadaşım. Mekanın adı OPA Bodrum.Sordum. 24 kişilik bir masaymış bu. Türk değil hiçbiri.Sonra adisyona bir kez daha baktım. Kardeşim adam 10 şişe şampanya açtırmış. Öyle kötü şampanya da değil. Sonra dönmüş başka bir markanın daha şampanyasını açtırmış. Ha yetmemiş, iki şişe de tekila açtırmış. E yani!Bir zahmet gelsin böyle kabarık hesap. Mesela o mekâna gidin ve alkol almadan yemek yiyin.Her şeyi yiyin. Salatası, tatlısı, ara sıcağı, ana yemeği vesaire. Gelecek hesap en fazla 5-6 bin liradır. Günümüze bakarsak, hele ki Bodrum diye düşünürsek normal değil mi? Normal!Ben asıl bunları yiyip içip, bir de sağa sola gönderip paylaşana kızıyorum. Tekrar ve tekrar söylüyorum, gitmeyin kardeşim! Şikâyet edecekseniz geçmeyin bile böyle yerlerin kapısından!Klip de özel!Sezen Aksu’nun albümüyle ilgili yazıdan ve albüm piyasaya çıktıktan sonra herkes “klip” diye sormaya başladı.Dedim gerçekten yahu nerede klip? Var mı klip? Gelecek mi klip?Gelmiş oysa…Ve ilk kez kullanılan bir teknikle gelmiş.Yeni albümün ilk klibi, Google’ın video üretim modeli Google Gemini ve Veo 3 ile hazırlanmış.Yönetmenliğini Öner Biberkökü’nün üstlendiği klip, Sezen Aksu ve Ozan Bayraşa düeti olan “Doğrucu” şarkısı için üretilmiş. Bakın artık “çekilmiş” değil de “üretilmiş” diyoruz. E Sezen Aksu’ya da böyle yenilikçi işler yakışır zaten. Seyrettim ben klibi, aşırı eğlenceli. Klip minik bir serçeyle başlıyor. Sonra serçe, serçeler oluyor. İstanbul’u, sokakları caddeleri geziyor. Klibi mi izleyeyim, şarkıya mı odaklanayım bilemedim. Siz de izleyince aynı şeyleri düşüneceksiniz, eminim.
Source: Orkun Ün
Airfryer geri çağırıldı, hemen fişten çekin
Son yılların mutfaktaki en büyük yardımcılarından biri olan airfryer cihazları bu kez bir güvenlik tehdidiyle gündemde. Sevilen bir perakende zinciri, yangın riski taşıdığı gerekçesiyle belirli bir airfryer modelini acil olarak geri çağırdı.
HEMEN KULLANMAYI BIRAKIN
Yapılan açıklamada sadece belirli bir partide yer alan 8 litrelik çift hazneli bir airfryer modelinde, aşırı ısınmaya bağlı yangın çıkma riski tespit edildi. Uzmanlar, bu riski ciddiye alan tüketicilerin cihazı hemen kullanmayı bırakmaları gerektiği konusunda uyardı.
Geri çağırmadan etkilenen modelin T17129L kodlu airfryer olduğu belirtildi. Cihazı satın alan kullanıcıların, www.tower-safety.co.uk adresine girerek model numarasını kontrol etmeleri ve ürünlerinin geri çağırma kapsamında olup olmadığını öğrenmeleri gerekiyor. Aynı markanın diğer airfryer modelleri veya farklı ürünleri bu geri çağırmadan etkilenmiyor.
SADECE AIRFRYER DEĞİL
Perakendeci ayrıca bazı atıştırmalık barlar için de geri çağırma işlemi başlattı. Bu ürünlerde de güvenlik riski bulunduğu açıklandı. Tüketicilerin, satın aldıkları ürünleri kontrol etmeleri ve gerekirse iade sürecine başvurmaları tavsiye ediliyor.
TÜKETİCİLERE UYARI
Eğer bu modele sahip bir airfryer kullanıyorsanız cihazı derhal fişten çekin ve kullanmayın. Belirtilen siteden ürününüzün riskli olup olmadığını kontrol edin. Gerekirse iade talimatlarını takip edin.
Source: Haber Merkezi
İstanbul’da meyve el yakıyor: Tezgâhta fiyatlar rekor kırdı
Yaz mevsimiyle birlikte meyve tezgâhlarında çeşitlilik artsa da fiyatlar tüketiciyi sevindirmedi. Özellikle İstanbul”da meyve fiyatları cep yakıyor.Meyve fiyatlarının artışındaki temel neden olarak nisan ayında üretim bölgelerinde meydana gelen don olayları gösteriliyor.Meyve miktarı azaldıMeyve rekoltesinin düşmesi, piyasaya çıkan meyve miktarını azaltarak fiyatların yükselmesine yol açtı. Üretimin az olması nedeniyle özellikle bazı meyveler marketlerde rekor seviyelere ulaştı.Kiraz ve armut, şu an en yüksek fiyatla satılan meyveler arasında yer alıyor. Kirazın kilogram fiyatı marketlerde 500 ila 600 TL arasında değişirken, armut 180 ila 200 TL arasında satılıyor.Diğer meyvelerde de benzer bir tablo söz konusu. Nektarinin kilosu 200-220 TL, üzüm 150-200 TL, şeftali ise 180 TL civarında satılıyor.”Fiyatlarda düşüş beklenmiyor”Hal esnafı Nurullah Dağıstanlı, yaz aylarında genellikle ucuzlayan meyve fiyatlarının bu yıl yüksek seyrettiğini belirterek, önümüzdeki günlerde de düşüş beklemediklerini ifade etti:”Bu dönemde çok az bölgeden meyve geliyor. Kayısı Malatya”dan gelmiyor Mersin”den geliyor. 15 gün sonra İstanbul”da kayısı bulamazsınız. Şu anda üzüm mevsimi ama fiyatlar yüksek.Normalde bu aylarda fiyatlar düşük olurdu ama don vurduğu için yüksek. Biz toptan satış yapıyoruz. Fiyatlarımız meyvesine göre 100 TL, 80 TL, 200 TL değişiyor. Kiraz bizde 350 lirayken marketlerde 500 600 TL satışı var.En ucuz meyve karpuz. Elmanın mevsimi olmadığı için şu anda fiyatı daha yüksek, kilo fiyatı ise 100 TL. Fiyatlar düşmez, meyve bu sene sıkıntı. Şu anda en yüksek olan meyve armut ve kiraz.”
Source: Dünya Gazetesi
Bir haberle hayatı değişti! 60 senelik serası çöken çiftçiye sahip çıkıldı
Mart ayında yaşanan yoğun kar yağışı nedeniyle İsmail Öksüz”ün 3 serası tamamen yıkılmış, yarım asırlık emek bir anda yok olmuştu. Özellikle ata tohumlarının sera altında kalması, Öksüz”ü derinden üzmüştü. Öksüz, yaşadığı üzüntüyü “Geri dönmek istiyorum, yeniden yapmak istiyorum bu işleri. Seralar kurayım tohum ekeyim, zaman beni geri döndür bir daha” dizeleriyle dile getirmişti. O gün yaşadığı üzüntüyü şiir dizelerine sığdıran Öksüz, şimdi yeni kurulan serasında türküler söylüyor, çiftçilik hayatını kaldığı yerden hevesle devam ettiriyor. TARIM VE ORMANI BAKANI YUMAKLI, ÖKSÜZ”Ü TELEFONLA ARADI İhlas Haber Ajansı”nın “Kar nedeniyle seraları çöken çiftçinin 60 senelik emeği heba oldu” başlıklı haberiyle Öksüz”ün sesine kulak veren Tarım ve Orman Bakanlığı, yaşanan bu talihsiz olayın ardından hemen harekete geçti. 3 seranın da yeniden ayağa kaldırılacağı müjdesi ise Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı tarafından verildi. Öksüz, yaşlandığı için bu işleri eskisi gibi yapamayacağını belirterek, devlete yük olmamak adına 3 sera yerine bir tane seranın yapılmasını istedi. Öksüz”e kısa sürede yeni serası kuruldu. Bu gelişme, 60 yıllık çiftçilik serüvenin bittiğini düşünen Öksüz”e yeniden umut oldu. Tarım ve Orman Bakanı Yumaklı, Kurban Bayramı”nda bizzat İsmail Öksüz”ü arayarak, geçmiş olsun dileklerini iletti. “DEVLET OLARAK HER ZAMAN KİM ÜRETİYORSA ONUN YANINDA OLDUK” Bakan Yumaklı, telefon görüşmesinde, “Sizin kar yağışı sebebiyle 3 tane seranızda hasar olmuş. Haberi izleyince ben hemen il müdürümüze talimat verdim. Arkadaşlar sizin ihtiyacınızı karşılayacak. Bizden size hediye olsun . Devlet olarak her zaman kim üretiyorsa onun yanında olduk, siz yeter ki üretin sizin de yanınızda olacağız inşallah ” ifadelerine yer vererek, çiftçinin yanında olduklarını, olmaya da devam edeceklerinin altını çizmişti. Bakan Yumaklı, beraberlik mesajı vererek, “Sizin gibi ata tohumlarına sahip çıkan üreticileri yalnız bırakmayacağız. Ben tekrar size geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum” şeklinde konuşmuştu. Öksüz ise, Bakan Yumaklı”ya ilgi ve alakasından ötürü teşekkür etmişti. HÜZÜN DOLU ŞİİR YERİNİ KEYİF DOLU TÜRKÜYE BIRAKTI Yıkılan seraların ardından büyük bir çaresizlik yaşayan Öksüz, şimdi yeni serasında tekrar toprağa dokunmanın, ata tohumlarını yeniden filizlendirmenin heyecanını yaşıyor. Bu destek, 60 yıllık emeğe, ata tohumlarına ve çiftçinin azmine verilen değerin bir göstergesi oldu. Öksüz”ün yüzündeki gülümseme ve söylediği “Kar yağar bardan bardan” isimli türkü, umudun her zaman var olduğunu bir kez daha ortaya koydu. “TAM ÇİFTÇİLİĞİ BIRAKIYORDUM O ESNADA BAKANIMIZ ARADI” Yaşı sebebiyle yıkılan seraları onaramayacağını düşünen Öksüz, çiftçiliği bırakma kararı aldı. Umudunun tükendiği esnada Bakan Yumaklı”dan gelen telefon, yeniden umutları yeşertti. Bakan Yumaklı”ya ata tohumu yetiştireceğinin sözünü veren Öksüz, “Kışın yoğun kar yağışı sebebiyle seralarımız çöktü. Kar, 3 seramızı yıktı. Ben de yaşlandım, seralarımı tamir edemeyeceğimi düşünerek bu işi yapmama kararı aldım. Tam çiftçiliği bırakıyordum o esnada seralarımızın çöktüğü haberini değerli bakanımız görmüş, bu durumdan haberdar olmuş. Benim bu işi devam ettirmemi istedi, “ata tohumlarını kaybetme, çevrendeki insanlara seracılık ile ilgili bildiklerini aktar” dedi. Ben de kendisine söz verdim, bu işe devam ediyorum” diyerek konuştu. “ÇİFTÇİLİĞİ BIRAKSAYDIM BU YAZ GÜNÜNDE NE YAPARDIM” Gönül verdiği, severek yaptığı mesleğini devam ettirmenin mutluluğunu yaşayan Öksüz, hayattaki tek meşguliyetinin çiftçilik olduğunu söyledi. Üretime Bakan Yumaklı sayesinde devam ettiğini ifade eden Öksüz, Tarım ve Orman Bakanlığına verdikleri destekten ötürü teşekkür ederek, “Şu an içinde bulunduğumuz sera, bakanlığımızın bize yeniden verdiği sera. Bu serada ata tohumları üretmeye devam ediyoruz. 60 yıllık tecrübeyle bir şeyler bildiğimi düşünüyorum. Bildiklerimi bu işi yapmak isteyenlere aktarıyorum. Ata tohumlarının kaybolmaması için çevremdekilere dağıtıyorum. Bu arada değerli bakanımıza hürmetlerimi sunuyorum, çok teşekkür ederim. Bu işi bana devam ettirdiler, devam etmekten de razıyım. İyi ki devam etmişim, bıraksaydım bu yaz gününde ben ne yapacaktım, burada toprakla uğraşıyorum” şeklinde konuştu.
Source: Ali Tüfekçi