Sosyal Sorunlar Gündemi – Türkiye’nin Nabzı ve Tartışmalar

Hedefteki Cumhuriyet

Önce Teröristbaşı Abdullah Öcalan, 1923 Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası öncesine dönmekten söz ederek “Terörsüz Türkiye” adı verilen sürecin, Atatürk’ün kurduğu üniter ve laik Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef alacağını açıkça gösterdi. Daha sonra ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Türkiye’nin, “Osmanlı millet sistemine geçmesini” önerdi. Bu, dinsel temelli çok hukuklu sitem demektir. Bu, Lozan’da temelleri atılan tek hukuklu, çağdaş, laik hukuk düzeninin ve hukuk birliğinin yok edilmesi demektir. Bu, laik Cumhuriyetin temellerinin dinamitlenmesi demektir. Bir süre önce ise AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan, üst kimliğin “Müslümanlık” olduğunu söyledi. Erdoğan, geçen hafta da “Türk-Kürt-Arap” etnik kimliklerini öne çıkararak ümmetçiliği savundu. Erdoğan ayrıca, “AKP, MHP ve Dem Parti olarak yola birlikte devam edeceğiz” dedi. AKP’nin ve DEM’in, Atatürk’e, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne bakışı arasında neredeyse hiçbir fark yok; yakın tarih okumaları aynı… Öyle ki, gerektiğinde Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti düşmanı Şeyh Sait de, İsklipli Atıf da, Saidi Nursi de rahatlıkla birleşebiliyorlar. Teröristbaşının önerdiği gibi 1923 Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası öncesine, yani Cumhuriyet öncesine dönülmek isteniyor. “Yeni Türkiye” söyleminin ardındaki “Yeni Osmanlılık” tam da bunu amaçlıyor. Bu, Samuel Hantington’un “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabında Türkiye’ye önerdiği gibi, Atatürk’ün mirasını reddetmek, laik Cumhuriyetten ve ulus devletten vaz geçmek, dini ve siyasi meşruluğa sahip bir liderin yönetiminde “Yeni Osmanlı” düzeni kurmak demek. İşte bu aşamada Başkanlık Sistemi ile kurulan Yeni Saray Rejimi önem kazanıyor. Bu proje, Lozan’da temelleri atılan, toprak bütünlüğüne sahip üniter, laik ulus devletin 102 yıl sonra parçalanmasına yol açacak bir süreci tetikleyecektir. Bu, Türkiye’nin sadece iç barışını değil -sınır ötesine yönelik Panislamik göndermeleri nedeniyle- Türkiye’nin 1923’te Lozan’da elde ettiği ve 102 yıldır yeni bir savaşın parçası olmayarak koruduğu dış barışını da bozacaktır. Bunu nereden mi biliyoruz? Osmanlı’nın dağılma sürecinden biliyoruz; Balkanlardan biliyoruz, Ortadoğu’dan biliyoruz, Kafkasya’dan biliyoruz. TÜRK MİLLETİ AKP Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan, “ümmetçi” ve “Osmanlıcı” bir yaklaşımla, modern anlamda millet (ulus) kavramına karşı çıkıyor; son konuşmasında, “Türk-Kürt￾Arap” etnik unsurlarını, ümmetçi bir bağla bir araya getirmekten söz etti. Dün de reklam panolarına konulan 15 Temmuz afişlerinde “Milletin adı Türkiye” denildiğini gördük. Oysa milletin değil, devletin adının “Türkiye”, milletin adının “Türk milleti” olduğunu çocuklarımız bile çok iyi biliyor. Olup bitenleri anlamak için, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini bilmek gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk, Afet İnan imzasıyla yayınladığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” adlı ders kitabında, kendi el yazısıyla milleti, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diye tanımlıyor. Atatürk, daha sonra milleti oluşturan unsurları şöyle sıralıyor: “Türk milletinin oluşumunda etkili olan doğal ve tarihsel olgular şunlardır: Siyasal varlıkta birlik, dil birliği, ırk ve köken birliği, yurt birliği, tarihsel akrabalık, ahlaki yakınlık…” Atatürk, sonra da şöyle devam ediyor: A) Zengin bir hatıra mirasına sahip olan, B) Beraber yaşamak konusunda ortak arzu ve istekte samimi olan, C) Ve sahip olunan mirasın korunmasında beraber devam etmek konusunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluma millet denir.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 23, s. 17-26) Atatürk milleti tanımlarken “etnik ayrılıkçılığı” eleştiriyor. Türkiye’de “Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri” propagandası yapıldığını, ancak istibdat döneminin ürünü olan bu adlandırmaların “birkaç düşman aleti mürteci beyinsizden başka” milletin hiçbir bireyi üzerinde üzüntüden başka bir etki yaratmadığını belirtiyor. “Çünkü bu millet fertleri de bütün Türk camiası gibi aynı ortak geçmişe; tarihe, ahlaka, haklara sahip bulunuyorlar” diyor. Yani Atatürk açıkça diğer etnik unsurları da “Türk camiasının” eşit haklara sahip “millet fertleri” olarak adlandırıyor. “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmuş azınlıklar hakkındaki şu değerlendirme de dikkat çekiyor: “Bugün içimizde bulunan Hıristiyan, Musevi vatandaşlar, alınyazılarını ve talihlerini Türk milletine vicdani arzularıyla bağladıktan sonra kendilerine yan gözle, yabancı gözüyle bakılması uygar Türk milletinin asil ahlakından beklenebilir mi?” Çok açık görüldüğü gibi Mustafa Kemal Atatürk’e göre “Türk milleti” kavramı sadece bir ırkın, bir etnik kimliğin, bir dinin veya mezhebin değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne “vatandaşlık bağı ile bağlı” eşit hukuka sahip tüm yurttaşların ortak-üst-ulusal kimliğinin adıdır. MİLLET VE ÜMMET Atatürk, “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında milleti tanımlarken “Türk milleti, halk idaresi olan cumhuriyetle idare edilir… Türk devleti laiktir. Her reşit dinini seçmekte serbesttir. Türk milletinin dili Türkçedir…” diyerek laik bir millet (ulus) tanımı yapıyor. Bu nedenle de milleti oluşturan unsurları sıralarken “din birliğine” yer vermiyor. Atatürk, “Milli His” başlıklı bölümde şöyle diyor: “Din birliğinin de bir millet oluşumunda etkili olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.” Atatürk, bu tezine bağlı olarak Türklerin, İslam dinini kabul etmeden önce de büyük bir millet olduğunu, bu dini kabul ettikten sonra bu dinin, ne Arapların ne İranlıların ne de Mısırlılar gibi diğer Müslümanların Türklerle birleşip bir millet oluşturmalarını sağlamadığını, aksine “Türk milletinin milli bağlarını gevşettiğini, milli duygularını, milli heyecanını uyuşturduğunu”, ancak bunun çok doğal olduğunu, çünkü İslam dininin “bütün milliyetlerin üzerinde kapsamlı bir Arap milliyeti siyaseti” amaçladığını ve “bu Arap fikrinin ‘ümmet’ kelimesi ile ifade edildiğini” belirtiyor. Atatürk, Türklerin tarih boyunca Kur’an’ı, anlamını bilmeden okuduğunu belirterek şöyle diyor: “Başlarına geçebilmiş olan halis serdarlar, Türk milletince, karışık, cahil hocalar ağzı ile ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler.” Onların bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldığını, bir taraftan da Avrupa’daki Hristiyan milletleri kontrol ettiğini, ancak ne onları ümmet haline getirebildiklerini ne de onlarla birleşerek kuvvetli bir millet yapabildiklerini söylüyor. Daha sonra da “din adına yapılan fetihçiliği” çok sert bir şekilde eleştiriyor. Mustafa Kemal Atatürk, çağını aşan, bugüne ve yarınlara ışık tutan ilerici ve hümanist bir yaklaşımla, Türk milletinin, milli duyguyu “dini duyguyla” değil “insani duyguyla” yan yana görmekten mutluluk duyacağını belirtiyor: “Türk milleti, milli hissi; dini hisle değil fakat insani hisle yan yana düşünmekten zevk alır, vicdanında, milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekle müftehirdir [öğünür].” VİCDAN HÜRRİYETİ “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında tarih bilimsel gerekçelerle “ümmet” fikrini kesin olarak reddeden Atatürk, laik ulus devletin “vicdan hürriyetine” ise taraftar olduğunu belirterek şöyle diyor: “Her birey istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin gereklerini yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hâkim olunamaz. Vicdan hürriyeti kesin ve saldırılamaz olup bireyin doğal haklarının en önemlilerinden sayılmalıdır… Türkiye Cumhuriyeti’nde her yetişkin dinini seçmekte özgür olduğu gibi belirli bir dinin merasimi de serbesttir; yani ayin hürriyeti dokunulmazdır. Atatürk, şöyle devam ediyor: “Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur… Devlet idaresindeki bütün kanunlar, kurallar, ilmin çağdaş uygarlığa sağladığı esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdani olduğundan, Cumhuriyet din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.”(M. Kemal Atatürk, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2010, s. 40-47, 86- 87; Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 23, s. 17-24, 58-59 Atatürk’ün Kaleminden 1, Din ve Laiklik Üzerine, K. ATATÜRK, Kaynak Yayınları, 7. Basım, İstanbul 2020, s.193-207) MİLLİ SİYASET Türkiye Cumhuriyeti’nin “milli siyaseti”, Misak-ı Milli sınırları içinde, Atatürk’ün “Yurtta barış dünyada barış” ilkesiyle devletin tam bağımsızlığını korumayı amaçlayan, Panislamizm, Pantürkizm gibi yayılmacı anlayışları reddeden bir dış politikayı esas alır. Atatürk, “Panislamizm” ve “Panturanizm” siyasetlerini şöyle reddediyor: “Büyük hayaller peşinden koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar gibi görünen sahtekâr insanlardan değiliz. Büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, kötü niyetini, kinini bu memleketin ve milletin üzerine çektik. Biz Panislamizm yapmadık; belki ‘Yapıyoruz, yapacağız!’ dedik. Düşmanlar da ‘Yaptırmamak için bir an evvel öldürelim!’ dediler. Panturanizm yapmadık, ‘Yaparız, yapıyoruz!’ dedik, ‘Yapacağız!’ dedik ve yine ‘Öldürelim!’ dediler. Bütün dava bundan ibarettir… Panislamizm ve Panturanizm siyasetinin başarıya ulaştığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte tesadüf edilememektedir.” Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin “milli siyaseti”ni ise şöyle açıklıyor: “Bizim, kendisinde açıklık ve uygulama imkânı gördüğümüz siyasi ilke, milli siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları, yüzyılların dimağlarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin ifadesi budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir.” “Milletimizin, güçlü, mutlu ve istikrarlı yaşayabilmesi için, devletin bütünüyle milli bir siyaset izlemesi, bu siyasetin iç teşkilatımıza tam olarak uyması ve ona dayanması gerekir. Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam ve öz şudur: Milli sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak… Genellikle milleti uzun emeller peşinde yorarak zarara sokmamak… Medeni dünyadan, medeni, insani ve karşılıklı dostluk beklemektir.” Atatürk’ün tarihten çıkardığı derslerle, akılcı, bilimsel, gerçekçi, barışçı ve ulusal çıkarlara uygun bir yaklaşımla belirlediği “milli siyaset”, bugün AKP’nin ümmetçi, Panislamcı hayallerine kurban edilmek isteniyor. *** Atatürk, çok zor koşullarda çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazından adım adım üniter, laik bir cumhuriyet, bir ulus devlet çıkarmıştı. İşte Atatürk’ün kurduğu o Türkiye Cumhuriyeti, bugün, siyasal İslamcı AKP iktidarı ve ortaklarınca, “ümmetçi” ve “etnik kimlikçi” bir yaklaşımla dönüştürülmek isteniyor. Böyle bir durumda artık Türkiye’de ne ulusal birlikten, ne çağdaş hukuktan, ne yurttaşların eşitliğinden, ne özgürlüklerden, ne demokrasiden, ne uygar yaşamdan, ne de iç ve dış barıştan söz edilebilir. Bunun adı “ulusal intihar” olur. Ancak şunu herkes bilmelidir ki, “Ya istiklal ya ölüm” parolasıyla hayatta kalan Türk ulusu adıyla sanıyla yaşamaya kararlıdır.

Source: Sinan Meydan


Geç olmadan! – Av. Abdurrahman Bayramoğlu

Batı’da, dinde reformla başlayıp Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sona eren Modern Ça ğ, pek çok bak ımdan tarihin en üretken dönemidir. Zincirlerinden kurtulan insan akl ının bilimsel üretim alan ındaki şahlanışına koşut olarak hem d ü ş ünce hem de meta üretiminde ola ğan üstü ba şarılar elde edildi. Ancak yery üzünün ke şfi, Sanayi Devrimi ve teknolojik buluşlarla giderek daha da hızlanan olağan üstü verimli bu üretim ça ğı diğerleri gibi i çinde ta şıdığı üretim-tüketim paradoksuyla yeni bir sürece evrildi. Soylu-toprak-serf olarak formüle edilen feodal üretim tarz ının yerine gelen ve sermaye-makine-emek olarak form üle edebilece ğimiz kapitalist üretim tarz ının egemen olduğu ge çmi ş 500 yıllık s üreçte, feodal düzenin tutkal ı olan dinin temsilcisi ruhban sınıfı yerine, kapitalist d üzende ulusal egemenli ği temsilen politikacılar oturdu. B üyük dü ş ünsel ve siyasi devrimlerin ya şandığı modern ça ğda g ökten yere indirilen erk, dinin bask ısından kurtularak özgürle şen bireyin aklına bulaştırılan ve “ulusal egemenlik” diye tanımlanan yeni bir aşkın kabule teslim edildi. Bu soyut varlık uğruna topraklar ülkeler şeklinde b ölünerek etraflar ı duvarlarla çevrildi. Feodal düzende kilisenin Tanr ı adına yaptığını, bu kez politikacılar devlet adına yaparak çe şitli renklere boyanmış bayraklar altına toplanan “yurttaş”ları, sermayenin ç ıkarları doğrultusunda bitmek bilmez savaşlara s ürükledi. Oysa s ıradan insanlar i çin hiçbir yarar ı olmayan savaş, g ücü elinde tutanlar ın ç ıkarlarına hizmet eden yaşam karşıtı bir eylemdir. Dahası yery üzünün tüm kaynaklar ını hoyrat ça tüketen, tüketemediklerini de kirletip b ırakan kapitalist sistem, her t ürlü canl ıyı yok etmekte g österdi ği doyumsuzlukla, kitlesel olarak insan katletmeyi bile savaş adı altında meşru g österebildi. İŞ Ç İ SINIFI VE TEKNO FEODALLER Kapitalizmin ruhban sınıfı olan politikacılar aracılığıyla halkları manip üle eden küresel güçler, kirli payla şım savaşlarını kazanmak adına, dinden ödünç ald ıkları şehitlik aldatmacasıyla ölüme gönderdikleri çocuklar ın kanını akıtmaktan rahatsız olmak bir yana, savaş meydanına s ürdükleri çocuklar ın kızıl kanlarıyla doldurdukları kadehlerini ş ölen sofralar ında tokuştururken, kanlı savaşlarını rahat koltuklarımızdan izleterek su ç ortakl ığına g önüllü olmam ızı da sağlıyorlar. Kapitalizmin geleneksel üretim tarz ı i çin yolun sonu gelmi şken, bu d üzenin ba şrol oyuncularından biri olan iş çi s ınıfının da ka ç ınılmaz son gelip çatt ı. Çünkü yeni yüzy ılın dijital üretim tarz ında iş çi s ınıfı bir fig üran bile de ğil. Çünkü tekno feodaller hükmediyor art ık yerk üreye. Öküzün boynuzundan i ş çinin omzuna aktar ılan d ünya, art ık dijital bulutlara ve iş çi s ınıfının halefi robotların yazılımlarına ge çti. Geleneksel donan ımlar giderek çöp y ığınına d önü ş ürken, tekno feodaller mutlak otoriteye sad ık, yapay askerleriyle siber savaşlara çoktan ba şladılar. Çok de ğil ge çen yüzy ılın son çeyre ğinde sinemada izlediğimiz kurgu filmler, epeydir taş devri mağara resimleri d üzeyine gerilemi ş durumda. Cebimizde taşıdığımız avu ç içi büyüklü ğ ündeki bilgisayarlar ı kullanarak, her yerde ve dilediğimiz anda, yeni ger çe ğin paralel evrenine ge çerek diledi ğimizde g ökyüzüne ç ıkıp alemi seyre dalar, dilediğimizde yery üzüne inip alem görsün diye volta atabiliriz. Bir zamanlar, zincirlerinden ba şka şeyleri olmayan iş çi s ınıfının ise artık h ükmü kalmad ı, boynu b ükük kitlelere, “Soka ğa ç ıkmayın, ayak altından çekilin, biz size bakar ız.” denerek kaybedecek şeyleri olduğunu hatırlatıyor tekno feodaller. 21. Y ÜZYILIN İLK ÇEYRE ĞİNİN Z RAPORU D ünya nüfusu h ızla artarken kaynaklar daha y üksek bir h ızla t ükenmektedir. Her bak ımdan kirletilen d ünya, giderek neslimiz için ya şanabilir olmaktan ç ıkmaktadır. Eski ça ğın b üyülü siyasal formülleri yeni sorunlar ı çözmekte yetersiz kalmakta, Ayd ınlanma ve end üstri ça ğının altın anahtarları, yeni kapılara uymayan antikalardır artık. Yeni üretim tarz ının metası da m ü şterisi de insanın kendisidir. D ünyan ın en b üyük 10 şirketi arasında, enerji tekelleri dahil konvansiyonel üretim yapan hiçbir şirket bulunmuyor. Tekno feodallerden oluşan en b üyük 10 şirket, en yoksul ülke s ıralamasına g öre 60 ülkenin ve 4 milyar insan ın yıllık geliri b üyüklü ğ ünde bir servetin sahibidir. O halde yeni gerçeklere uygun, do ğayı ve doğalı önceleyen, bar ış i çinde birlikte ya şamı ama çlayan yenilikçi çözümler üretmenin zaman ı çoktan geldi. Yeni zamanlar ın olmazsa olmazı, insan aklının ger çekten özgürle şmesidir. Her biri birer oligarşi aparatı olan klasik örgütler yerine, e şit ve özgür bireylerin do ğayla uyumlu ve g önüllü ya şamdaşlığının zamanıdır şimdi. 21. y üzy ılda, zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan varlık, artık “birey”dir. Bu koşullarda; “D ün dünde kald ı cancağızım, bug ün yeni şeyler s öylemek laz ım.” Ge ç olmadan! Av. Abdurrahman Bayramo ğlu

Source: Olaylar Ve Görüşler


‘İtirafçılar bizi kandırdı…’

Esenyurt’ta her iki se çmenden birinin oyunu alarak seçimi kazanan belediye ba şkanı Prof. Dr. Ahmet Özer , tutuklulu ğunun dokuzuncu ayında ter ör örgütü üyeli ği su çlamas ından tahliye edildi. İtiraf ç ıların, iftiracıların ifadeleriyle şişirilmiş “yolsuzluk” su çlamas ından tutukluluğu üç vakte kadar devam edecek. Ekrem İmamoğlu ’nun tutukluluğuna giden yolun başı Prof. Özer’e yönelik operasyondu. Daha o günden şunun altını çizdik: – Prof. Özer her şeyden önce bir bilim insan ıdır. Başta yerel y önetimler olmak üzere de ğişik alanlarda 30’dan fazla eser üretmi ştir. 2010’lu yıllar boyunca iktidarın barış a ç ılımlarında danışmanlığına başvurulan kişi olmuştur. Biz bunları vurgularken iktidar ve medyası Özer’in kira gelirlerinden terör örgütüne destek, telefon görü şmelerinden örgüte yönlendiricilik ç ıkardı. Prof. Özer’in tek “suçu” şuydu: Se çimi kazanmak! *** Prof. Özer’in terör örgütü üyeli ği su çlamas ından serbest bırakılmasının AKP-MHP-DEM’in başlattığı “ter örsüz Türkiye” aç ılımındaki gelişmelere denk gelmesi elbette ilgin ç! Operasyonlar ın baştan sonra s üreç i şi olduğu, buram buram ahlaki olmayan bir siyasal saldırı özelli ği taşıdığı a ç ık… İlk dalgalarda su çlamalar ı besleyecek, kamuoyunu ikna edecek bilgi, delil elde edilemeyince “itiraf ç ılık” devreye girdi. Prof. Ku çuradi ’nin “etik d ışı bir kurum” olarak tanımladığı itiraf ç ılık 12 Eyl ül 1980 darbesi döneminde de çok kullan ılmıştı. İnsanlara işkence ile her şeyi s öyletme o kadar yayg ınlaşmıştı ki hemen hemen t üm san ıklar mahkeme önüne ç ıktığında s öze ş öyle ba şlıyordu: “Daha önce verdi ğim t üm ifadeleri reddediyorum!” O 12 Eylül’ün darbe ko şullarında bile hukuku önceleyen hâkimler, savc ılar sanıkların bu beyanlarını b üyük ölçüde esas ald ılar. 12 Eyl ül yönetiminin ard ından parlamentonun a ç ılmasıyla birlikte sağ-sol b ütün partilerin ortak vaatlerinden biri şu oldu: İşkenceye son vereceğiz! Ergenekon kumpasından bug ünkü CHP’li belediyelere yönelik operasyon dalgalar ına kadar bug ün art ık klasik işkence yok. İşkence ni çin uygulan ır? Kişiye su çunu söyletmek için! Bugünkü anlay ış ş öyle: – Bu suçu sen i şledin, iddianameyi b öyle yaz ıyoruz. İşlemedinse mahkemede ispat edersin! Peki ya su çlayacak kadar bilgi mevcut de ğilse? O zaman gelsin itiraf ç ılık! En geniş tanımla, “Herkesin bilmesinde sakınca g örülen bir gerçe ği gizlemekten vazge çip aç ıklama, bildirme, s öyleme” anlam ına gelen itiraf-itiraf ç ılık artık “yargısal” bir kurum haline geldi! *** İktidar, 15 Temmuz 2016 sonrasında kendisini ş öyle kenara çekti: “FETÖ bizi kand ırdı, Allah bizi affetsin!” Öyle anla şılıyor ki yakın gelecekte ş öyle bir “savunman ın” temelini hazırlıyorlar: “İtiraf ç ılar bizi kandırdı, Allah bizi affetsin!” D ün FETÖ ne istediyse veren kim? Sen… Bugün itirafç ılığı kurumlaştıran kim? Sen… İnsanların onurlarını mezbahaya çevirmek, özgürlükleriyle oynamak bu kadar kolay m ı? Sayıları 40’ı ge çen itirafç ılar nasıl “ikna edildi” ? Buna ilişkin de b ütün boyutlar ı ortaya ç ıkarılmamış bir dizi olasılık var. G örünen saptamalardan biri şu: İtiraf ç ıların önemli bir dilimi i ş insanı… İhale almış… Para kazanmış… Bunları kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya gelen bir kişinin önüne iki seçenek konsa: Ya mal ın ve özgürlü ğ ün ya verece ğin yeni bir ifade! Bu y öntemin neredeyse iddianame temeli haline geldi ği bir ortamda nasıl hukuktan s öz edilebilir? Mal can ın yongasındır, atalarımızın rastgele üretti ği bir s öz de ğil. Bunun yanına ş öyle bir ek de uygun dü şer: Mal vicdanın imtihanıdır!

Source: Mustafa Balbay


Türkiye düşünüyor

“Denklem çözülürken” başlıklı geçen haftaki yazımda iki soru vardı: Özetle: 1) Ülkemizde yaşanmakta olan ve gittikçe pervasızlaşan kötülükler tek bir kişinin ya da bir ekibin işi mi, yoksa daha büyük bir planın parçası mıdır? 2) Trump yönetiminin Türkiye büyükelçisinin aynı zamanda bu yönetimin Suriye konusunda danışmanı olması, bunun da ötesinde söz konusu kişinin bugünkü Suriye’nin başındaki Ahmet Şara’nın yetiştiricilerinden biri olmasında bir tuhaflık yok mu? Soruların üstü örtülü yanıtları kuşkusuz kendi içindeydi. Şimdiyse 11 Temmuz’daki silah bırakma olayını da katarak sorularıma yanıtlarımı daha açık yazayım: 1) Büyük Ortadoğu Projesi adı verilen emperyalist plan göz ardı edilerek bu gibi oluşumların inandırıcı bir açıklaması mümkün değildir. 2) Osmanlı yönetim sistemini savunan, bu demektir ki Türkiye Cumhuriyeti gerçeğini reddeden, bir kişinin Türkiye’de büyükelçi yapılması rastgele bir olay olamaz. Haysiyetli bir devlet böyle birini elçi olarak kabul etmez. *** 11 Temmuz’da bir internet mesajımda (kuşkusuz ikinci soruyu da içeren) ilk sorumu yenileyerek şöyle dedim: “PKK Öcalan’ın çağrısına uymuş. Öcalan da Bahçeli’nin çağrısına uymuş görünüyor. Peki, ya Bahçeli? Ona çağrıyı yaptıran kim? Vahiy mi geldi? Rüyasında mı gördü? Yoksa… Asıl soru budur… Çocuk mu kandırıyorsunuz?” Bu internet mesajına, şu dakikaya kadar binlerce paylaşımın yanı sıra 779 yorum gelmiş! Hepsine tek tek bakmam olanaksız. Şairliğime, kişiliğime saldırılardan söz etmeme değmez. Onları zavallı kaderleriyle baş başa bırakarak görebildiğim kadarıyla büyük çoğunluğu samimi ve düşündürücü yanıtlardan ister istemez küçük bir seçkiyi yorum katmadan okurun takdirine sunuyorum: Çoğunluk oluşturan yanıtlardan: “Zamanında Bülent Ecevit başbakanken Bahçeli’ye erken secim çağrısını kim yaptırdıysa aynı yerden tekrar telefon geldi sanırım.” “Cevabı bilinen ama kimsenin açıktan sormaya cesaret edemediği soru.” “Sakın ABD olmasın?” “İzlediğimiz BOP tiyatrosunun başrol oyuncusu, yapımcısı ve senaristi ABD, diğer oyuncuları ise siyaset ve medya cambazlarıdır. Sözde yerli ve milli ama özde işbirlikçi tayfanın ‘Ya tutarsa’ diye yutturmaya çalıştıkları manzara budur. Yerseniz…” “Yavaş yavaş federasyona doğru…” “Senaryo made in USA Yönetmen Trump, Oyuncular sahnede, Figüranlar 30 kişilik.” Sövüp saymadan farklı ya da karşıt görüş dile getirenlerden: “Dışarıdan gelen tehlikeyi görüp içeride birbirimize kenetlenmemiz gerektiğini bilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti yaptırdı.” “Sayın hocam amaç üzüm yemekse, çağrıyı kim yaparsa yapsın veya çağrının kimin yaptığının bir önemi var mı?” Bazı yorumcular yine belli bir düzeyde kalarak kendi aralarında da tartışıyorlar: “İnsanların hassasiyetini anlıyorum fakat çok da önyargılı yorumlar yapmamak lazım. Başlangıç güzel, gelişme ve sonucu da takip edelim, görelim. 50 yıllık terör örgütünün kendini feshetmesi tarihi bir olay. Böyle hamasetle eleştirmek doğru bir yaklaşım değil.” “Tıpkı hamasetle savunmanın, endişelerini dile getirenleri eleştirmenin yanlış olduğu gibi değil mi? Eee endişelenip eleştirenleri siz neden hemen eleştirmeye başlıyorsunuz o zaman?” Gülümseten bir yorumla bitireyim: “Ataol abi, Senin paylaşımına yorum yazınca ifadeye çağırıyorlar.” Kim ne derse desin, Türkiye düşünüyor…

Source: Ataol Behramoğlu


Eğil Devlet Hastanesi’nde sağlıkçılara psikolojik işkence iddiası: Çalışanlar intiharın eşiğinde

Diyarbak ır Eğil İl çesi Devlet Hastanesi’nde ya şandığı iddia edilen olaylar, sağlık çal ışanlarının nasıl bir psikolojik baskı ve mobbing (yıldırma) ortamında g örev yapt ığını g özler önüne serdi. Çal ışanların sessiz ç ığlığı g ün geçtikçe büyürken, intihar ın eşiğine gelmelerini belirtmeleri ise olayın ciddiyetini ortaya koydu. ÇOCU ĞUYLA N ÖBET TUTTU İddiaya g öre a ğır hasta çocu ğu nedeniyle n öbet de ğişikliği isteyen bir hemşirenin talebi reddedildi. Kadın sağlık çal ışanı bu kez rapor almak istedi ancak bu talebi de reddedildi. Hemşire, çocu ğunu da yanına alarak n öbetini tutmak zorunda kald ı. Bu durum hem hasta g üvenli ğini hem de personelin psikolojik sağlığını tehlikeye attı. KAMERA SİSTEMİYLE DENETİM Personelin iddiasına g öre hastanede bulunan kameralar yaln ızca g örüntü de ğil, ses kaydı da alıyor. Bu sistemin; ilgili m üdürün cep telefonuna ba ğlı olarak kurum dışından dahi izlenebildiği, çal ışanların özel konu şmalarının dinlendiği ve bu kayıtların y öneticilerce tehdit unsuru olarak kullan ıldığı öne sürüldü. YILLIK İZNE SENDİKA AYARI Sağlık emek çilerinin bir di ğer şikayetleri ise yıllık izin konusunda oldu. Emek çiler; hastanede bir sendikaya yak ın olan personele 1-2 hafta izin verildiğini, bağımsız olan ya da y öneticilerle ters dü şen sağlık ç ılara yalnızca iki g ün izin verildi ğini, bazı taleplerin ise sistem üzerinden keyfi olarak reddedildi ğini ifade etti. KEYFİYET VE BASKI Yine hastane personelinin ifadelerine g öre E ğil Devlet Hastanesi’nde tek bir m üdür aktif ve bu ki şi hastanenin her alanında mutlak kontrol kurmuş durumda… Özellikle hastanede görev yapan müdür ve acil sorumlusunun hiçbir yasa, yönetmelik ya da etik kurala uymad ığı; kendi anlayışları doğrultusunda t üm çal ışanları baskı altına aldığı öne sürülüyor. İNTİHARIN EŞİĞİNDE ÇALI ŞIYORLAR Yaşanan mobbing ve hukuksuz uygulamalar nedeniyle bazı çal ışanların intiharın eşiğine gelmiş durumda olduğu belirtiliyor. Kimi personel sosyal medyada adının ge çmesinden bile korktu ğunu, “Bir şey s öylersek daha beter yap ıyorlar” diyerek baskıya boyun eğmek zorunda bırakıldığını s öylüyor.

Source: Taylan Gülkanat


‘Barış’DAM’dan düşer mi?

Türkiye, 40 yıldır PKK ile süren savaşta 40 bini aşkın evladını kaybetti. Üstelik 3 trilyon dolara yakın ekonomik kayıp yaşandı. Şimdi ise “terörsüz Türkiye” umuduyla bir süreç yeniden filizleniyor. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ekim ayındaki çıkışıyla başlayan bu hamle, İmralı temaslarıyla derinleşti, hatta geçenlerdeki, “göstermelik” silah bırakma töreni kamuoyunda heyecan yarattı. Ancak bu, salt barışa yönelik bir irade mi; yoksa seçim stratejilerinin bir parçası mı ortada net bir sonuç yok. Toplumun kafası karışık. AKP’nin bu süreçte DEM Parti’yi ikna etme çabaları, siyasi kulislerde “DAM ittifakı” söylemiyle yankı buldu. İnkâr edilse de DEM-AKP-MHP bir arada! Ve bu birliktelik, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türk-Kürt-Arap açılımı ile birlikte okunuyor. Ancak söz konusu oluşum, özellikle laiklik temelinde kurulu Cumhuriyet için endişe uyandırıyor. Çünkü Türkiye, Atatürk’ün öncülüğünde yurttaşlık bağıyla inşa edilmiş bir devlet. İnanç, ümmet ve Osmanlıcılık üzerinden kurulacak bir gelecek, bu yapının ruhuna aykırı. “Yeni Osmanlı” sosu eklenen Türk-Kürt-Arap rüzgârının ucu açık ve riskli. Peki, PKK, terörsüz Türkiye sürecinde ne istiyor? Kimlerle ne pazarlığı yapılıyor? Son dönemde PKK cephesinden gelen açıklamalar kafa karıştırdı. DEM Eşbaşkanı Tülay Hatimoğulları zeytin dalı mesajları verse de örgüt mensuplarından B.Ç., bir internet sitesine “Apo’nun fiziki özgürlüğü sağlanmazsa demokratik siyaset ilerlemez” açıklamasını yaptı. Hatta aynı siteye demeç veren T.M. de istedikleri adımlar atılmazsa silah bırakma işleminin tekrarlanmayacağını söyledi. Açıkça ifade edilmese de bunlar, birer pazarlık mesajı. Terör uzmanı Abdullah Ağar’ın şu sorusu bu noktada kritik: “41 yıldır bizi arkamızdan vuran hain terör örgütü, nasıl oldu da bu kadar arsız ve pervasız beklentiler içine girdi?” MİT, TSK ve Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere devletin ilgili kurumlarının Ağar’ın çekincelerini ciddiyetle değerlendirmesi gerekiyor. Bu süreçteki ikinci önemli konu ise ana muhalefet partisi. İktidar kanadı yok sayıyor Atatürk’ün partisini. “CHP’siz barış olur mu” sorusu ivedilikle yanıt bulmalı. Barış masasının neden CHP’siz kurulduğu kamuoyunun kafasını karıştırmış durumda. Ana muhalefetin yok sayılması, sürece olan toplumsal inancı zayıflatıyor. Hele ki “çözüm demokraside” diyerek yola çıkan bir iktidarın, CHP’yi şeytanlaştırma çabası, inandırıcılığa ciddi zarar veriyor. Hepimizi sevindiren “terörsüz Türkiye” söylemi, CHP antipatisi devam ederse “seçim yatırımı” olarak algılanır, bizden söylemesi! Unutulmasın ki gerçek barış; Demirci Kave senaryosunu andıran 3-5 kirli Kalaşnikof’un yakılmasıyla değil, toplumsal uzlaşıyla sağlanır. Bu masada CHP’nin ve hatta İYİ Parti’nin de olması, barışa meşruiyet kazandırır. CHP lideri Özgür Özel’in bu konudaki ısrarı da bu açıdan değerlidir. Günün sonunda Özel, rasyonel olarak barış sürecine yaklaşıp her onurlu Türk evladı gibi “Terörsüz Türkiye’yi destekliyorum” diyor. 2 BAKAN HEDEFTE! AKP’nin Kızılcahamam kampında iki bakanın adı çokça konuşuldu. Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek hedefteydi. Ersoy’un Yunanistan’ın Pire Limanı’ndaki lüks kahve keyfi, parti tabanında ciddi rahatsızlık yaratmış. Parti yöneticileri muhafazakâr seçmenin, bu tür görüntülere sıcak bakmadığını ve kendilerini sokakta zor durumda bıraktığını ifade ediyor. Paranın başındaki Şimşek’e yönelik eleştiriler ise daha gerçekçi: Örneğin kiracı￾ev sahibi oranlarına dair yaptığı sunum inandırıcı bulunmadı. TÜİK verilerine göre ev sahipliği oranı yüzde 56.1 iken Şimşek bunu yüzde 72 olarak aktardı. Sonradan toparlamaya çalışan Şimşek yüzde 72’de lojman ve anne baba evinde oturanları da saydığını söylese de ağır eleştiriler aldı. “Ödeme dengesi”ne getirdiği disiplin, Maliye bakanını kurtaracağa benzemiyor çünkü fahiş kira ve hayat pahalılığı iktidarın “terörsüz Türkiye” hamlesiyle kazandığı puanları sıfırlamışa benziyor. Dipnot: İBB’nin seçilmiş başkanı Ekrem İmamoğlu’nun bugün Silivri adliyesinde karar duruşması var. Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret, tehdit ve terörle mücadelede görev almış kişileri hedef göstermekle suçlanıyor. 7 yıl 4 aya kadar hapis cezası ve siyasi yasak söz konusu. Gönül ister ki suçsuzluğu açıklansın ama bugün İmamoğlu dosyası farklı bir noktaya taşınabilir. İmamoğlu demişken, ona ve aralarında İBB Spor Başkanı Fatih Keleş’in de bulunduğu İBB tutuklularına yazılan mektuplar kendilerine erişmiyormuş. Haberleşme en temel insan hakkıdır, sayın Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un cezaevi yönetimlerini bu konuda uyaracağına eminiz!

Source: Arif Kızılyalın


‘Milletin Adı Türkiye’ ifadesine tepki yağdı: Milletin binlerce yıllık adı değişmez

Cumhur İttifakı’nın ‘Ter örsüz Türkiye’ olarak adland ırdığı s üreçte terör örgütü PKK’nin sembolik olarak silahlar ını yakması, ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “ Ülkemizin önünde yeni bir dönemin kap ıları aralanıyor” mesajıyla yeni bir d öneme girildi ği işaret edildi. Bu kapsamda 15 Temmuz i çin haz ırlanan reklam panolarında ‘Milletin Adı T ürkiye’ ifadesi kullan ıldı. B üyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 1930 y ılında kaleme aldığı “Vatandaş İ çin Medeni Bilgiler” kitab ında yaptığı T ürkiye Cumhuriyeti”ni kuran Türkiye halk ına T ürk milleti denir tan ımı g örmezden gelindi. Reklam panosundaki ‘Milletin Ad ı T ürkiye’ ifadesine tepki ya ğdı. Atat ürkçü Dü ş ünce Derne ği (ADD) Başkanı H üsnü Bozkurt, “Türk Milleti bilboardlarla, emperyal z ırvalarla, siyasi oyunlarla millet olmadı. 5 bin yıllık tarihi var” dedi. Bozkurt “T ürk Milleti, MÖ 3000 y ılına uzanan bir tarihin mirasını, d ünyan ın ilk antiemperyalist İstikl âl Sava şı ile 7 d üveli dize getirerek ba ğımsızlığını kazanmış olmanın onurunu taşıyor” ifadelerini kullandı. ‘CUMHURİYETİ KURAN HALKA T ÜRK M İLLETİ DENİR’ Diğer b ütün milletlerin ‘Türk Milleti’ ifadesini kulland ığını anımsatan Bozkurt, “Emperyalist ökselerde debelenen kimi kifayetsiz muhterisler İngiliz Edebiyatı, Fransız Sineması, Hint M üzi ği derken, T ürkiye Edebiyat ı, T ürkiye Sinemas ı, T ürkiye Müzi ği diyerek cevher yumurtladı diye milletin binlerce yıllık adı değişmez. Rus’a Rusya, Fransız’a Fransa, Alman’a Almanya, İtalyan’a İtalya, Japon’a Japonya, İspanyol’a İspanya mı deniyor da, T ürk’e Türkiye denecek, bir de “Milletin ad ı T ürkiye” diye posterler bast ırılıp, oraya buraya asılacak, milletimiz de bunu kabul edecek, öyle mi? Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halk ına T ürk Milleti denir. Kald ırın şunları l ütfen! Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye konu ştu. ‘AMA ÇLARI TÜRKSÜZ ANAYASA!’ Konuya İYİ Parti’den de tepkiler y ükseldi. Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan, “Bunlar ın amacı T ürksüz Anayasa derken, bunu söylemeye çal ışıyorduk. T ürkiye Milleti de ğil, T ürk Milleti. Bu milletin sinir uçlar ı ile oynamayın” derken grup başkanvekili Turhan Çömez ise “Milletimizin ad ı ‘T ürk Milleti’ dir. Sonsuza dek de öyle kalacakt ır. “Milletin Adı T ürkiye’ diyenler; Ne Milleti ne de Türkiye’yi bilmeyenlerdir!” ç ıkışında bulundu.

Source: Ankara Cumhuriyet


Milli Piyango eskisi gibi iş yapmayınca, kumara yöneldi

2017 yılında Türkiye Varlık Fonu’na devredilen ve daha sonra da özelleştirilen Milli Piyango, yaşadığı güven kaybını anket çalışması yaparak ölçtü. Meclis KİT Komisyonu üyelerine gönderilen anketin ‘sonuç’ bölümünde MP’nin içinde bulunduğu güven sıkıntısı açıkça ifade edildi ve “Katılımcıların genel olarak Milli Piyango’nun özelleşmesinden, şu anki hizmetlerinden, çekiliş sisteminden ve yeniliklerden memnun olmadıkları görülmüştür. Öfkeli olan kişilerle çalışma yapılamamıştır” denildi.MP tarafından TBMM KİT Komisyonuna gönderilen bilgi notunda, milletvekillerinin “Güven kaybıyla ilgili kurumunuzun yaptığı araştırma var mıdır, sonuçları nelerdir” sorusu cevaplandırıldı. Bu konudaki bilgi notunda şöyle denildi:

“GÜVENİLİR DEĞİL”“Bayiler üzerinde yapılan çalışmada, yüzde 9’luk bir kesimin Milli Piyango’nun özelleştiğini bilmediği görülmüştür. Bayiler arasında memnun olanlar ile olmayanların oranlarının birbirine yakın bulunduğu da belirlenmiştir. Bayilerin Milli Piyango İdaresini güvenilir bulmadığı, yetkilerin kısıtlanıp, hasılatların düştüğü, komisyon ücretlerinden rahatsız oldukları ve müşterilerinin de memnun olmadıklarını düşündükleri görülmüştür.Toplum üzerinden yapılan çalışmada ise, katılımcıların çekiliş sisteminden ve yeniliklerden memnun olmadıkları belirlenmiştir. Sayısal oyunlar çoğunlukla şeffaf bulunmamaktadır. Bayi ve vatandaş anketi yüz yüze yapılırken, memnun olmayan hatta öfkeli olan kişiler ile çalışma gerçekleştirilememiştir. Bu kişiler anket formunu da doldurmamıştır.”

KUMARA YÖNELDİYıldırım Demirören’in sahibi olduğu Demirören Holding’e ait Milli Piyango, eskisi gibi iş yapmayınca kumar olan sanal oyunlara yöneldiği için eleştirilerin hedefinde. Vatandaşlar, çekiliş sisteminden ve yeniliklerden memnun değil

Source: Veli Toprak


90’lar usulü kavga

Hadise’nin Harbiye Açıkhava’daki konserini yankıları devam ediyor. Kimi şovu çok güzel bulurken, kimine göre de fazla “açık”. En çok da sandalyede dans ettiği o seksi bölüm dikkatlerin odağında. “Ne alaka?” diye soracaksınız ama ilk tepki, Dilan Polat’tan geldi. Kara paradan hapis yatan Dilan Polat “ahlak” çağrısı yaptı.Neyse ki konseri izleyen Attilla Atasoy performansı beğendi.Beğenmekle de kalmadı, paylaştı. Ama bu paylaşımdan sonra başı belaya girdi. Nükhet Duru performansı beğendiği için Atasoy’a çıkıştı: “Attilacığım gözüne perde mi indi?” Atasoy mizahi bir dille cevap verdi Nükhet Duru’ya:“Nükhetçiğim bir alemsin. Senin göbek-kalça danslarına mı razı olalım?” Bu füzeden sonra Yeşim Salkım sahneye çıktı. Öyle sert giydirdi ki Atasoy’a evlere şenlik:“Attila Atasoy sanırım andropozda ki, Nükhet Duru’nun dansını diline dolamış. Attila Atasoy sesi olmayıp mabadına kadar açanların fanlarını kazanmaya çalışıyorsa, boşuna debelenmesin, gelmezler! Attila Atasoy’un, Nükhet Duru’ya yaptığı yorumu beyefendiliğine hiç yakıştıramadım. Tatlı bir atıştırmayı güzel bir hicve dönüştürmek varken, bu kadar amiyane bir şekilde iğrenç taraftar sayfalarına düşürmeyi tercih etti…”Dikkat ettiniz mi: Yeşim Salkım hiciv miciv diyor ama “andropoz” olayına girerek alttan tekme sallamayı da ihmal etmiyor.Attila Atasoy’la yazıştık. O hâlâ işin hiciv kısmında:“Sanki Nükhet’in sanatı, şarkıcılığı tartışılıyormuş gibi abesle iştigal bir konu oluşturulmaya çalışılmış. Ne alaka? Konumuz dans ve şov. Bunun üzerinden 50 yıllık iki arkadaş birbirimize sataştık, o kadar…”O sırada önümüze Hadise’nin eski sevgilisi Sinan Akçıl’ın açıklaması düşmez mi:“Erotik dansım yok, transparan erkek popçu gömleğim de yok. Ama Van’a bir bakın, çarşamba günü neler olacak. İlk kez gittiğim şehirlerde bile bunlar olmadan rekor kırıyorum. İdare edin…” Hoppalaaa!E bir ara sevgiliydiniz, birlikte çalışıyordunuz. Hatta “Düm Tek Tek” şarkısıyla birlikte yarıştınız: O zaman “Eurovision”du, şimdi “erotik” mi oldu? Sinan’ı tanımasam… “Kıskanmış, bu da sandalye dansı yapmak istiyor” diyeceğim.Peki bütün olup bitende Hadise nerede? Şimdilik sadece Seda Sayan’ın eski bir videosunu paylaşıp altına “Sultanımın peşindeyim” yazmakla yetindi. Seda Sayan şöyle diyordu o görüntülerde:“Konuşun konuşun daha çok konuşursunuz beni siz!”Yağmasan da gürle Nez!Hülya Avşar senelerce, hatta on senelerce çalıştı erkek tribünlerine, “Erkeğimin ayağını yıkarım” dedi. “Her erkek aldatır” dedi. Dedi de dedi.Ama bunca yıllık emeğe rağmen şarkıcı Nez’in ulaştığı şu mertebeye hiç ulaşamadı. Tek cümleyle bitirdi işi Nez, her erkeğin rüyasını dile getirdi:“Ben bakmam öyle karın kası olsun, yakışıklı olsun diye. Kalbi güzel olsun yeter. Benim ikimize de yetecek kadar param var, ben herkese bakarım…”Oh be, yağmasan da gürle Nez! Yalnız haberin olsun, yüzgörümlüğü de isteriz.Ege sahillerinde Prenses Diana esintisiThe Crown dizisinde Galler Prensesi Diana’yı canlandıran Emma Corrin, sevgilisiyle birlikte Bodrum’da tatilde. Prenses Diana’nın gerçek yeğenleriyse ailece Fethiye’de. Demek ki Fethiye’de cıbıldak dans eden üç-beş delikanlı yüzünden “turizmde rezil olduk” paniğine çok da gerek yokmuş. Giden gideceği yeri biliyor zaten.

Source: Savaş Özbey


Bu slogana tepki yağıyor!

Cumhur İttifakı’nın ‘Terörsüz Türkiye’ olarak adlandırdığı süreçte terör örgütü PKK’nin sembolik olarak silahlarını yakması, ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Ülkemizin önünde yeni bir dönemin kapıları aralanıyor” mesajıyla yeni bir döneme girildiği işaret edildi. Bu kapsamda 15 Temmuz için hazırlanan reklam panolarında ‘Milletin Adı Türkiye’ ifadesi kullanıldı. Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 1930 yılında kaleme aldığı “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında yaptığı “Türkiye Cumhuriyeti”ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” tanımı görmezden gelindi. Reklam panosundaki ‘Milletin Adı Türkiye’ ifadesine tepki yağdı. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Başkanı Hüsnü Bozkurt, “Türk Milleti bilboardlarla, emperyal zırvalarla, siyasi oyunlarla millet olmadı. 5 bin yıllık tarihi var” dedi. Bozkurt “Türk Milleti, MÖ 3000 yılına uzanan bir tarihin mirasını, dünyanın ilk antiemperyalist İstiklâl Savaşı ile 7 düveli dize getirerek bağımsızlığını kazanmış olmanın onurunu taşıyor” ifadelerini kullandı.

‘CUMHURİYETİ KURAN HALKA TÜRK MİLLETİ DENİR’

Diğer bütün milletlerin ‘Türk Milleti’ ifadesini kullandığını anımsatan Bozkurt, “Emperyalist ökselerde debelenen kimi kifayetsiz muhterisler İngiliz Edebiyatı, Fransız Sineması, Hint Müziği derken, Türkiye Edebiyatı, Türkiye Sineması, Türkiye Müziği diyerek cevher yumurtladı diye milletin binlerce yıllık adı değişmez. Rus’a Rusya, Fransız’a Fransa, Alman’a Almanya, İtalyan’a İtalya, Japon’a Japonya, İspanyol’a İspanya mı deniyor da, Türk’e Türkiye denecek, bir de “Milletin adı Türkiye” diye posterler bastırılıp, oraya buraya asılacak, milletimiz de bunu kabul edecek, öyle mi? Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Kaldırın şunları lütfen! Ne mutlu Türk’üm diyene!” diye konuştu.

‘AMAÇLARI TÜRKSÜZ ANAYASA!’

Konuya İYİ Parti’den de tepkiler yükseldi. Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan, “Bunların amacı Türksüz Anayasa derken, bunu söylemeye çalışıyorduk. Türkiye Milleti değil, Türk Milleti. Bu milletin sinir uçları ile oynamayın” derken grup başkanvekili Turhan Çömez ise “Milletimizin adı ‘Türk Milleti’ dir. Sonsuza dek de öyle kalacaktır. “Milletin Adı Türkiye’ diyenler; Ne Milleti ne de Türkiye’yi bilmeyenlerdir!” çıkışında bulundu.

Source: Haber Merkezi


Asgari ücrete ara zam olacak mı? Bakan Mehmet Şimşek”ten yanıt

AK Parti’nin Kızılcahamam kampında Bakan Şimşek’e “asgari ücrete ara zam olacak mı” sorusu soruldu. Bakan Şimşek, bütçe açığı, cari açık, enflasyonla mücadele konusunda bir denge kurmadan yapılacak olan artışların geçici olacağını söyledi. ÖNCELİK KÖKLÜ ÇÖZÜM Türkiye gazetesinde yer alan habere göre Şimşek “Önceliği daha köklü çözümlere veriyoruz. Yoksa biz de bu artışları yapabiliriz ama köklü sorunlar çözülmeden bunlar kısa sürede erir. Enflasyonu kontrol altına alınca sisteme reset atmış olacağız” dedi. EMEKLİLERİN YÜZDE 14″Ü KİRA ÖDÜYORDiğer gündem ise yüksek kira ve okul ücretleri oldu.Şimşek toplumun yüzde 56’sının ev sahibi olduğuna dikkat çekerek. “Toplumun yüzde 28’lik kesimi kira ödüyor. Emeklilerden de kirada oturanlar var. Emeklilerin yüzde 14’ü kira ödüyor. Ayrıca toplumun yüzde 10’u özel okula gidiyor, yüzde 90’ı devlet okullarını tercih ediyor” diye konuştu.

Source: Internet Haber


Süresiz nafaka AYM”ye taşındı! Aile mahkemesi “Anayasa’ya aykırı” dedi

Bir türlü çözüme kavuşturulamayan süresiz nafaka sorunu Anayasa Mahkemesi’nin gündemine taşındı. Henüz bir yılı dolmadan boşanma kararı alan çiftin davasına bakan Antalya Aile Mahkemesi, “süresiz nafaka Anayasa’ya aykırı” dedi ve süresiz nafakayı düzenleyen kanun maddesinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuruyu kabul edilebilir bulan Yüksek Mahkeme, dosyanın esastan görüşülmesine karar verdi. AYM’nin vereceği karar, uzun süredir şikayet konusu olan ve siyasetin çözüm üretemediği “süresiz nafaka” meselesinin kaderini belirleyecek. 1 YIL DOLMADAN BOŞANMAK İSTEDİLER Antalya’da ikamet eden bir çift, evliliklerinin üzerinden henüz bir yıl geçmemişken boşanma kararı aldı. Davacı kadın boşanma ile birlikte 8 bin TL yoksulluk nafakası, 500 bin TL maddi ve 500 bin TL manevi tazminat talebinde bulundu. Ayrıca yoksulluk nafakasının her yıl TÜFE oranında artırılmasını istedi. AİLE MAHKEMESİ “ANAYASA’YA AYKIRI” DEDİ Davanın görüldüğü Antalya 12. Aile Mahkemesi, talepleri değerlendirmeden önce önemli bir ara karar aldı. Çiftin evliliğinin üzerinden henüz bir yıl geçmediğine vurgu yapan Mahkeme, “süresiz nafaka” uygulamasını düzenleyen yasa maddesinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. “YENİ AİLELERİN HUZURUNU BOZAR” Mahkemenin ara kararında; nafakanın “süresiz olarak” düzenlenmesinin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer aldığı anımsatıldı. Ancak bu uygulamanın, nafaka yükümlüsünün geri kalan yaşamı bakımından refahı, mülk edinebilmesi, yeni bir aile kurabilmesi ve yeni kurduğu ailenin huzurunu ve refahını sağlayarak çocuklarını koruyabilmesinin önünde engel teşkil ettiği vurgulandı. “Süresiz nafaka”nın bu gerekçelerle Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan “…insan haklarına saygılı…, sosyal bir hukuk devletidir.”, 10. maddesinde yer alan “…Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür….”, 20. maddesinde yer alan “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir…”, 35. maddesinde yer alan “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir…”, 41. maddesinde yer alan “…Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar….” hükümlerine aykırılık teşkil ettiği kaydedildi. AYM ESASTAN BAKACAK Aile Mahkemesi’nce yapılan başvurunun ilk incelemesi AYM tarafından geçtiğimiz hafta yapıldı. Başvuruyu kabul edilebilir bulan Yüksek Mahkeme, esasa geçilmesine karar verdi. Süresiz nafaka konusunda artık gözler AYM’nin vereceği bu kararda olacak. Yüksek Mahkeme’nin vereceği karar, uzun süredir şikayet konusu olan ve siyasetin çözüm üretemediği bu meselenin kaderini belirleyecek.

Source: Habertürk


İsrail’in vekil aktör stratejisi bağlamında Dürzi topluluğunun konumu

Süveyda, Suriye”nin güneyinde, tarih boyunca kendine özgü sosyal yapısı ve mezhepsel bileşenleriyle öne çıkan bir coğrafyadır. Antik çağlardan beri yerleşime açık olan bu bölge, Osmanlı döneminden itibaren özellikle Dürzi topluluğunun nüfusça yoğunlaştığı bir merkez hâline gelmiştir. Bugün dahi, Suriye içindeki etno-mezhepsel haritanın en homojen bölgelerinden biri olma özelliğini korumaktadır.

Dürzi topluluğu, 11. yüzyılda Fatımi halifesi el-Hakim bi-Emrillah döneminde İsmailîlik’ten ayrılarak kendine özgü bir inanç sistemi geliştiren kapalı bir mezhebi kimliğe sahiptir. Suriye’nin yanı sıra Lübnan, İsrail ve Ürdün’de de varlık gösteren bu cemaat, tarihsel olarak “takiyye” ilkesine dayalı bir varoluş stratejisi geliştirmiştir. Bu strateji, hem hayatta kalma hem de gerektiğinde siyasal manevra yapabilme kabiliyeti açısından topluluğa benzersiz bir esneklik sağlamıştır. Özellikle Osmanlı’nın merkeziyetçilik politikalarına karşı zaman zaman silahlı ayaklanmalarda bulunan Dürziler, Tanzimat reformlarına da kuşkulu yaklaşmış; 19. yüzyıl boyunca Lübnan ve Güney Suriye”deki ayaklanmaların çoğunda aktif rol üstlenmişlerdir.

Fransız mandası döneminde (1920–1946) Süveyda ve çevresi, Dürzi lider Sultan el-Atraş’ın önderliğinde büyük bir direnişin merkezi olmuştur. 1925″teki Büyük Suriye İsyanı, hem Fransız sömürgeciliğine karşı hem de yeni kurulan merkezi otoritenin mutlakiyetçi doğasına karşı bir başkaldırı niteliği taşımaktadır.

Bağımsız Suriye Cumhuriyeti döneminde, özellikle Hafız Esad’ın 1970 sonrası otoriter rejimi altında, Dürzi topluluğu devletle ihtiyatlı bir ilişki sürdürmeyi tercih etti. Siyasal partiler ve istihbarat kurumlarında sınırlı düzeyde temsil sağlansa da, Dürziler çoğunlukla rejimin sadık ama mesafeli müttefiki olarak konumlandılar. 2011″de başlayan iç savaş bu dengeleri kökünden sarstı. Süveyda, savaşın ilk yıllarında çatışmalardan görece uzak kalmış olsa da, topluluk içinde büyüyen ekonomik sorunlar, güvenlik eksiklikleri ve dış müdahaleye dair kuşkular zamanla isyan potansiyelini artırmıştır.

2015 yılında Şeyh Vahid el-Balous’un önderliğinde kurulan “Rical el-Kerame” (Onur Adamları) hareketi, hem DAEŞ’e hem de Esad rejimine mesafeli duran bir yerel inisiyatif olarak öne çıktı. Bu olay, Dürzi toplumunun rejime olan güveninin kırılmasında kritik bir eşik oldu. Takip eden yıllarda Dürzi gençliği arasında rejime zorunlu askerlik yapmayı reddetme eğilimi artarken, bölgedeki silahlı özerk yapılar da çeşitlenmeye başladı.

Bugün gelinen noktada, Süveyda yalnızca yerel bir mezhepsel merkez değil, aynı zamanda Suriye”nin geleceğine dair kırılgan senaryoların aktığı bir laboratuvar niteliğindedir. Tarihsel olarak direnişle yoğrulmuş bu topluluk, bir kez daha dış aktörlerin ilgi odağında ve iç çatışmaların tam ortasındadır. Bu tarihsel zemin, İsrail gibi bölgesel aktörlerin neden Süveyda’ya yönelik vekil stratejiler geliştirdiğini anlamak açısından kritik önemdedir.

Süveyda Ayaklanmasının Dinamikleri

Suriye genelinde hükümetin savaş sonrası yeniden yapılanma çabaları, Süveyda gibi bölgelerde karşılık bulmamış; bu da protesto dalgalarının yeniden canlanmasına zemin hazırlamıştır. Ayaklanmalar artık sadece rejim karşıtı değil, aynı zamanda mezhepsel bir karakter de taşımaya başlamıştır. Süveyda’nın kuzey ve doğusunda, ağırlıklı olarak Sünni Beduin aşiretlerle yaşanan gerilimler kısa sürede silahlı çatışmalara dönüşmüştür. Meydana gelen olaylarda onlarca kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmıştır. Suriye ordusu bu gelişmeler üzerine bölgeye tank ve zırhlı birlik sevk etmiş; ancak güvenliği sağlamak adına yapılan bu müdahale, Dürziler nezdinde tepkiyle karşılanmıştır.

Tam bu noktada, İsrail’in sahaya doğrudan müdahalesi dikkat çekicidir. İsrail Hava Kuvvetleri’nin Süveyda’daki Suriye ordusuna ait tankları hedef alarak gerçekleştirdiği saldırı, İsrail’in yalnızca sınır güvenliği endişesiyle değil, bölgedeki mezhepsel çatışmaları şekillendirme ve hatta yönlendirme amacı güttüğünü göstermektedir. Resmî Tel Aviv söylemi, saldırıların “Dürzi sivilleri koruma amacı taşıdığı” yönündeyken, bazı kaynaklar İsrail’in Süveyda’daki belirli gruplarla sessiz bir koordinasyon içinde olduğunu iddia etmektedir.

Bu gelişmeler, ayaklanmanın artık yalnızca yerel sebeplerle açıklanamayacağı bir noktaya ulaştığını ortaya koymaktadır. Süveyda dış aktörlerin vekâlet alanına dönüşmektedir.

İsrail’in Dürzi topluluğuyla olan tarihsel ilişkisi, bugünkü stratejisini anlamada temel bir referans noktasıdır. İsrail’in kendi sınırları içindeki Dürzileri orduya entegre etmesi, onları “güvenilir azınlık” kategorisinde konumlandırması ve zaman zaman Suriye’deki Dürzilere yönelik sempati açıklamalarında bulunması bu bağın göstergesidir. Ancak bu ilişkinin bir başka boyutu daha vardır: Dürzi kimliği üzerinden yürütülen bir “meşruiyet aktarımı” ve vekâlet kapasitesi geliştirme çabası. İsrail, Süveyda’daki Dürzileri yalnızca insani bir aidiyet üzerinden değil, aynı zamanda stratejik bir tampon bölge potansiyeli olarak da değerlendirmektedir.

Source: Konuk Yazar


15 Temmuz’da ‘olmayan’ nedir?

Tarih tekerrür eder. Fakat biçimi ve yoğunluğu her zaman farklıdır. Geçmişin her zaman her şeyi dengelediğini düşünmek safdilliktir. Her dönemin kendine özgü şartları, gerginlikleri, sükûneti veya mücadelesi vardır.

Üzerinden 9 yıl geçmiş olmasına rağmen 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından oluşan ve giderek derinleşip toplumun genlerine işleyen hâl, bugünü ve yarını da dengeleyen hakikî bir duygudur. Parti, kurum, birey.. her ne olursa olsun bu hakikat toplumdaki pek çok şeyi değiştirip dönüştürmüştür.

15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan ‘şey’, sadece iç ve dış dinamiklerin Türkiye üzerindeki emellerine ulaşabilmek için giriştikleri ne ilk ne de son ameliyattı.

Bu darbe girişimi sadece bir güvenlik krizi değildi. Ülkemizin anayasal düzeni, siyasî yapısı ve toplumsal psikolojisi üzerinde de derin, kalıcı, çok katmanlı ve trajik etkiler bıraktı.

Belki binlerce kez yazılıp çizildi…

Aslında 15 Temmuz’da neyin olup ol(a)madığını analiz ederek süreci daha sağlıklı değerlendirmek mümkün.

Genelkurmay Başkanlığı, Emniyet, MİT, TBMM ve daha pek çok kuruma saldırılar düzenlendi.

Ankara ve İstanbul’da tanklar sokaklara çıktı, köprüler kapatıldı.

Türk Hava Kuvvetleri’ne bağlı F-16’lar, helikopterler sivil yerlere ateş açtı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarihinde ilk kez savaş uçakları tarafından bombalandı.

Marmaris’te tatilde olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, cep telefonu bağlantısıyla özel bir televizyon kanalının canlı yayınına katılarak milleti meydanlara davet etti.

Bu çağrı darbe girişiminin en kritik anlarından biri idi ve gidişatın kırılma noktası oldu.

Binlerce vatandaş tankların önüne yattı, kışlalara yürüdü.

İstanbul’da Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri üzerine çıkan tanklar geri püskürtüldü.

Birçok ilde valilikler ve kritik noktalar halk tarafından korundu.

TRT’ye giren darbeciler emir aldıkları “Yurtta Sulh Konseyi” adına hazırlanan bir darbe bildirisini spikere okuttular.

Ancak kısa sürede TRT binası ve diğer medya organları tekrar kontrol altına alındı.

O saatlerde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve diğer kuvvet komutanları darbeciler tarafından alınıp bilinmeyen bir yere götürüldü, sabaha karşı düzenlenen operasyonlarla kurtarıldılar.

Darbe girişiminde 249 vatandaş (asker, polis, sivil) şehit oldu. 2 binden fazla kişi de yaralandı.

Darbe girişimine katılan binlerce asker, yargı mensubu, polis ve kamu görevlisi gözaltına alındı.

Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi. FETÖ bağlantılı kurumlar birbiri ardınca tek tek kapatıldı.

15 Temmuz’dan sonraki günlerde milyonlarca insan meydanlarda “demokrasi nöbetleri” tuttu.

7 Ağustos 2016’da İstanbul Yenikapı’da yapılan “Demokrasi ve Şehitler Mitingi” tarihe geçti.
Halk, siyasî istikrara ve toplumsal barışa kurşun sıkmak isteyen darbecilerin karşısına tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir direnç ve karşı devrimle çıktı; bu ortak direniş darbeyi püskürttü.

15 Temmuz darbe girişiminde -maalesef- bunlar oldu evet fakat olmayan şeyler üzerine pek konuşulmadı. O bakımdan gerçekleşmediği için şükrettiğimiz konuları da hatırlamamız gerekiyor.

Ülkemizin göz bebeği Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yuvalanan ve yurt dışından da büyük destek alan darbeci hainlerin başarısız olmasının en büyük sebebi Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Yıldırım başkanlığındaki hükümet, meclis ve en önemlisi milletin darbecilere karşı büyüttüğü direniş halkası idi.

Sokağı boş bırakmayan halkın tankların önüne yatması ve darbecilere meydan okuması destansı bir savunma refleksi olarak tarihe geçti.

Marmaris’te tatilini yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı almaya giden timin başarısız olmasının ardından büyük bir tsunamiye dönüşen halk desteğinin ülkede çığ gibi büyümesi, bombalar altında hizmetini sürdüren TBMM’nin ele geçirilememesi, darbecilere karşı yargı ve medyanın tek ses olarak millet iradesinin yanında yer alması, darbecilerin dış dünyadan beklediği açık desteği alamaması 15 Temmuz darbe girişiminin sonuçlarına dâhil edilmesi gereken en önemli başlıklar arasındadır.

Biçimi, içeriği ve sonuçları bakımından 1960 ve 1980 askeri darbelerinden çok farklı olan 15 Temmuz darbe girişimi açıkça anayasal düzeni askıya almak ve işgal kaos planını devreye sokmak için tasarlanmıştı.

Türkiye’yi bu sürece getiren hadiselere baktığımızda bu girişimin önceden kurgulandığını çok iyi anlayabiliriz.

“Anayasal meşruiyetin devamı” açısından sembolik öneme sahip olan Meclis’in açık tutulması, anayasal düzenin devam ettiğinin de en güçlü işareti idi.

Sonraları hukuk devleti ilkesini zedelediği iddiasıyla çokça eleştirilen ancak gerek/şart olan 21 Temmuz 2016 tarihli OHAL ve KHK uygulamaları, beka krizine sürüklenen ülkemize yeni ufuklar açtı.

Siyasî partiler arasında kurulan yeni ittifaklar, yeni güvenlik stratejileri, devletin bağırsaklarının temizlenmesi yolunda atılan devrim niteliğindeki yenilikler, toplumda oluşmaya başlayan travma ve kutuplaşmaların yumuşaması, ‘şehitlik’, ‘vatan’, ‘bayrak’, ‘milli birlik’, ‘millet iradesi’ gibi kavramların yeniden tanımlanması açısından dönüştürücü bir güce kavuştu.

Siyasî sistemin değişmesiyle birlikte kuvvetler ayrılığı noktasında da saflar sıklaştı.

Başarısız 15 Temmuz darbe girişimi milletimizi ortak acılarda birleştirmiştir. Fakat en önemlisi bu acıların milleti bir arada tutması, bir karşı devrime dönüşen eşsiz ve tarihî bir direnci -şükür ki- pratiğe dönüştürmüş olmasıdır.

______________________________________________

Kafası karışık ‘Özel’ bir figür

Şimdi bana diyeceksiniz ki…
“Neden CHP lideri Özgür Özel’e bu kadar takıyorsun?”

“Ramazan” üzerinden mesaj vermek isterken önce “oruç tutmak” yerine “sahur tutmak” diyen, ardından “Bu ramazanda 30 ramazan var” diye cümlesini pekiştiren…

“Allah’ın emri Peygamberin kavliyle” oruç tutmaya niyetlenen…

“Alevi vatandaşlardan aldığım alkışı Sünni vatandaşlardan alamıyorum” diye dert yanan…

Kurucu liderlerinden İsmet İnönü’yü övmek isterken “İnönü demek memleketin o kadar derdi varken Almanca satranç dergisine abone olmaktır” diyen…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirmeye çalışırken “Belli bir yaşa gelmiş, muhakeme yeteneğini kaybetmiş, yönetme yeteneğini kaybetmiş, hırsından gözü dönmüş, muhaliflerini hapse atacak kadar şuurunu kaybetmiş, demokrasiden nasibini almamış birine dönüşmüş durumda” diyebilen…

Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son barış süreci hakkındaki sözlerine karşı “Çıkmış, Kürt, Türk, Arap… Çatıda vatandaşlık bilinci değil, ümmet bilinci olacak. Sünni Müslümanlık üzerinden yeni bir ittifak kuracak ve aklı sıra bunun üzerinden yeni bir ittifakla yürüyecek. CHP olarak durmamız gereken yerde dururuz ama Türkiye’ye bir ümmetçilik üzerinden, mezhepçilik üzerinden, din siyaseti üzerinden bu coğrafyada sana hesap yaptırmayız” gibi garip, itici, ayrıştırıcı ve hedef gösterici cümleler kurabilen bir figüre nasıl takmam!..

Özcan Ünlü / Haber7

Source: Alinti Yazar


Son Dakika… “Falaaddin” ve “Binnaz” fal uygulamalarına operasyon: Kurucusu Sertaç Taşdelen gözaltına alındı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, fal, astroloji ve medyumluk hizmeti sunan Falaaddin ve Binnaz uygulamalarının kurucusu Sertaç Taşdelen hakkında soruşturma başlatıldığını duyurdu. Savcılık, uzman bilirkişi raporuna göre Taşdelen’in suç geliri elde ettiği ve o gelirleri yurt dışına çıkardığının tespit edilmesi üzerine soruşturma açtığını bildirdi. MAL VARLIKLARINA EL KONDU, GÖZALTINA ALINDI “Falaaddin ve Binnaz” uygulamalarının kurucusu Sertaç Taşdelen’e ait şirket ve hesaplara da el konulduğu aktarıldı. Taşdelen hakkında ayrıca gözaltı kararı verildi. Ekol”de yer alan habere göre, uygulamaların sahibi Sertaç Taşdelen yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı.

Source: Haber Merkezi