Grok zamanlarında yaşamak
Bir arkadaşımdan geldi. Instagram iletisi… ’70 li yıllar. Bikinili dört kadın güneşin altında mutlu mesut uzanmış. “Ne güneş yağı ne güneş gözlüğü ne fazla kilolar ne silikon” yazıyor altında: “Sırf güneşin okşadığı bir ten. O yıllarda kimsenin kolesterol saplantısı yoktu. Güneşten kimse korkmazdı. İnsanlar sabahtan akşama tarlada, bahçede, deniz kenarında açık havada yaşardı. Birbirleriyle konuşur, gülerlerdi. Cep telefonları yoktu. Kimse kalori, adım, kalp atışı ve uyku saatlerini saymazdı. Hayat ölçülmez, yaşanırdı. Çıplak ayaklar altında sıcak kumlar ve tuzlu bir yel. Çocuklar deniz kabuğu toplardı, arkada hafif İtalyan melodileri çalardı ve kimse acele etmezdi. Gökyüzünde yalnız kuşlar, özgürlük, uçsuz bucaksız bir mavilik vardı. Biz bir şeyleri yitirdik. Yitirilen sırf değişen gıdalar değil, kopan bağlar. Doğa ve birbirimizle, kendi doğal ritmimizle olan bağları yitirdik… İhtiyacımız olan şey belki daha fazla bilim değil. Daha basit zevkler, daha çok bağ ve daha çok sahici hayata ihtiyacımız var.” Plajda güzel bir günün mükemmel mutluluk sayıldığı yıllardı onlar… Bir “altın çağ” gibi belleğime kazınan ’70 leri, içimi “cız” ettirerek hatırlatan bu çarpıcı iletinin ardından, Repubblica yazarlarından ünlü İtalyan düşünür Umberto Galimberti ’nin, “Varoluşumuzun hâlâ bir anlam ufku var mı?” yazısına takıldım. İnsan evet bunları hep aklından geçiriyor ama kendi kendine düşününce “Acaba bana mı öyle geliyor? Yaşlanıyor muyum yoksa?” oluyor. TEKNOLOJİ ÇAĞININ KODLARI “17. yüzyılda bilimsel metodolojinin doğumu ile başlayan ve aydınlanma ile en üst tanımına ulaşan akıl çağı bitti” diyor Galimberti özetle ve ekliyor: “İçinde bulunduğumuz postmodern çağ, teknoloji çağı. Teknoloji şimdiye değin olduğu gibi insanın emrinde ve hizmetinde olan bir şey değil. Teknoloji, bundan böyle insanın duygu ve düşünce biçimini etkileyen bir ‘evren’ e dönüştü. Tarihin başlangıcından bu yna insanın her zaman bir anlam ufku olageldi. Eski Yunan’da örneğin bu ‘doğa’ idi. Ardından bunu, (dinler) ‘Tanrı’nın Sözü’ izledi. Derken akıl çağı geldi. Bugün ise gezegeni kuşatan bir teknoloji çağındayız. Teknoloji çağının öncekilerden farkı herhangi bir anlam ufkundan yoksun olması, görev tanımına girmeyen bir hakikat ve kurtuluş, özgürleşme vaat etmemesi. Teknoloji sadece çalışır ve işlev görür. Tarihi bellekten yoksundur ve sonsuz manipülasyona açıktır. İnsanın anlam haritasını oluşturan -birey, kimlik, özgürlük, gerçek, kurtuluş gibikavramlarla bu bağlamda artık vedalaşırken önceki dönemlerde birer referans oluşturan siyaset, etik, doğa, din, tarih gibi olguların da geçerli çerçeve oluşturamadığını teslim etmek lazım… Heidegger aydan yeryüzünün ilk fotoğraflarının yayımlandığı 1966 yılında bu gerçeği görmüş ve ‘Tamamdır’ demişti: ‘Atom bombasına hacet yok. İnsanın yeryüzüyle bağlarının kopması için bu kadarı yeter. Bundan sonrası teknolojiye kalmış.’ ” “Gerisi kör uçuş” diye bitiriyor Umberto Galimberti yazıyı: “Çünkü teknolojiyi üretme kapasitemiz, sonuçlarını görme kapasitemizden artık çok daha üstün.” KIYAMET FAŞİZMİNİN YÜKSELİŞİ Kontrolden çıkan teknolojinin belki de çarpıcı bir örneğini, hafta başında Türkiye de “soruşturma açılmasıyla” sonuçlanan yapay zekâ-Grok krizinde gördük. Grok, gecenin ortasında şok… şok… şok sözlerle Cumhurbaşkanı Erdoğan ’ı hedef aldı ve ağza alınmayacak ifadelerle gündem oldu. Sabahleyin gün ışıdığında bu ifadelere erişim engeli getirildi ve bir “soruşturma açıldığı” öne sürüldü. Ama konu bir hakaret davası olmasının çok ötesinde, Grok’un -yani teknolojininöngörülemeyen şekilde kontrolden çıkmasıyla ilgiliydi. Elon Musk ’ın denetiminde bulunan Grok, aynı günlerde Polonya Başbakanı Donald Tusk ’a da saldırmış ve de skandal yaratan Hitler övgüleriyle gündem olmuştu. ABD de 3. bir parti kurmak hazırlığında olan Musk; “yapay zekâ” sının ayarlarını “daha düzen karşıtı” söylemler üzerine kurmaya kalkışınca teknolojinin ipi elinden kaçmış ve Grok ortalığı birbirine katmıştı. “Yapay zekâ da gözaltına alındı!” diye gülünecek bir ortam yok gerçekte. Bilimkurguya taş çıkartan bir distopyanın içindeyiz. Gazeteci ve aktivist Naomi Klein kontrolden çıkan ortamı genelgeçer “Kıyamet faşizminin yükselişi/The rise of end times fascism” sözleriyle tanımlıyor. “İklim krizi ve olası yeni pandemilerle hızla ilerleyen yapay zekânın ‘kıyamet faşizmine’ çanak tuttuğunu” belirten Klein, bu faşizmin öncekilerden farklı olduğunun altını çiziyor. “1930’lar ve ’40 lar faşizmi içeriden olanlara, altın çağ olarak bir ufuk sunuyordu. Bugün (Galimberti’nin işaret ettiği gibi!) böyle bir ufuk yok” diyor. Uçurumdan geri dönüş mümkün mü? Güneşin altındaki o gamsız günlere dönüş ne kadar mümkünse, sanırım o kadar mümkün.
Source: Nilgün Cerrahoğlu
Kavşaktayız yeni sorular sorma zamanı!
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız. Görülen o ki seçimle gelmiş belediye başkanları artık birer rehine, muhalif basın, aleni susturuluyor. “Şeriat isteriz!” diye haykıranlar gene sahnede. Ve biz dijital medyada ne kadar haykırsak da meydanlarda toplansak da ülkemiz göz göre göre elimizden kayıp gidiyor. Öyleyse yepyeni yollar bulmalıyız. Şu günlerde bize karşı yargı silahı kullanılıyor öyleyse öncelikle yargının elini kolunu bağlamak ve esas görevlerine döndürmek gerekiyor. Birkaç örnekle ne demek istediğimi anlatayım: Ülkemizin özellikle Ege Bölgesi’nde binlerce hektar orman yanıp kül oldu. Birçok köy artık yok! Yüzlerce ev yandı, yüzlerce tarım alanı çöpe döndü ve binlerce insan mağdur! Şimdi bu yangınların bir kısmı ülkemizi yok etmek isteyenler tarafından çıkarıldıysa da pek çok tanık ve çekilmiş fotoğraf, yangınların bölgede elektrik dağıtımı yapan elektrik şirketinin (hepimiz adını biliyoruz, gazetemin başı beladan uzak olsun diye ad vermiyorum) üç yıldır bakımı yapılmayan elektrik tellerinin birbirine çarpması sonucu çıkan kıvılcımlardan başladığını gösteriyor. Ayrıca elektrik tellerinin geçtiği yolların her yaz mevsimi başında hemen tutuşan çalılıklardan temizlenmesi gerekiyor. Ama ne denetim var ne de uyaran. Elektrik şirketi de aldığı paraya bakıyor, vergi ödeyip ödemedikleri bilinmiyor. Bu da araştırılmalı. Şimdi barolara çok iş düşüyor. Mağdur ailelerin tek tek kapılarını çalıp insanları elektrik şirketine dava açmaya ikna etmek. Bu iş için sadece avukatlar yetmez tüm muhalif partililerin onlarla birlikte olmaları ve gönüllülerin de kapıları çalmaları gerekir. Sonra mağdurlar ve gönüllüler dava dilekçeleri ellerinde adalet saraylarının önünde hakları için sıraya girmeliler. Düşünün yüzlerce kişi dilekçelerini vermek için bekliyor. Tamam dayak yiyebilirler, coplanabilirler, hatta içeri alınabilirler ama onlar evlerini, verimli topraklarını, hayvanlarını en önemlisi de anılarını yitirdiler. Vız gelir tırıs gider. Ülkemizde hayvan haklarını, doğayı korumayı iş edinmiş pek çok dernek var. Onlar da sırada olmalı. İçinizden “Hayal kurma Işıl” diye geçirdiğinizi biliyorum. Bu bir hayal değil, şimdilerde rehine olan Can Atalay ve arkadaşları Soma faciası sonrası az kapı dolaşmadılar. Buradan Can’a selam gönderiyorum. İyi ki hayali gerçek yapmak için çalıştın. Ülke tam da uçuruma düşmeye başlıyor çünkü su yok! Özellikle Hatay’da ilgililerin belirttiği gibi sadece 60 günlük su kalmış. Ege Bölgesi de susuz, Konya’daki yeraltı sularının çekilmesiyle oluşan obrukların sayısı 1000’i aşmış. Bir zamanlar “Su zenginiyiz” diye çok övünürdük, Karadeniz’de uyduruk HES adlı elektrik santralları yaparak Karadeniz’in gürül gürül akan derelerini kuruttuk. Orman alanlarını her şey dahil oteller yaparak görgüsüz yazlık siteler yaparak yok ettik. “Su zenginiyiz” diye övünürken “su fakiri” olduk. Ayrıca orman alanlarının dibine kadar ev yapma izni verdik. 40 derece sıcakta evinin tepesinde kaynak yaparken ormanı yakan insanları gördük. Şimdi belediyeler suyu tasarruflu kullanın diye reklam bile veriyorlar ve ne yazık ki giden geri gelmiyor. Şimdi gelelim işin püf noktasına, halkımız ancak başına gelince inanıyor. Öyleyse insanları başlarına bunlar gelmeden uyarmak gerek bu işte en çok CHP’ye ve diğer sol partilere düşüyor. Örneğin her mitingde emekli maaşlarına neden para yetmediğini, devleti ayakta tutan paranın yüzde 80’inin hepimizin ödediği dolaylı vergilerden elde edildiğini, sayıları yüzleri geçen şirketlerin vergiden muaf tutulduklarını insanlara anlatmak ve muaf tutulanların açıklanması gerekiyor. Bunun için yapılmış broşürler dağıtılmalı ve her mitingde konu ele alınmalı. Kürt, Çerkes, Laz herkesin Türk vatandaşı olduğu her yerde, her alanda söylenmeli! Laikliğin dinsizlik olmadığını tam tersi herkesin inancını yaşaması olduğunu artık bu ülkenin insanları öğrenmeli! Son söz! Her yurttaş ülkemizde iş bilmeyenlerin ya da özellikle bu ülkeyi illaki yok etmek için çalışanların, hepimizi uçuruma sürüklediklerini de bilmeli. Başka çare yok!
Source: Işıl Özgentürk
Kralın yetkisi daha az!
Tarih boyunca aydınların ve sanatçıların bazen sürgüne gönderildiği bazen de kendi isteğiyle sığındığı sıcak bir ikinci yuva Brüksel. Avrupa’da bir “özgürlükler başkenti” aslında. Krala bile hakaret serbest bu ülkede. Belçika Anayasa Mahkemesi, 28 Ekim 2021’de, 6 Nisan 1874’te yürürlüğe giren “krala hakaret” suçunu “altı aydan üç yıla kadar hapis ve para cezası” ile cezalandıran yasayı ifade özgürlüğüne aykırı bularak iptal etti. Mahkeme, bu yasa ile krala diğer insanlara göre orantısız bir şekilde fazla koruma sağlandığını belirtti. Belçika’da ifade özgürlüğü çok geniş yorumlanıyor. Örneğin, Herman Brusselmans, 4 Ağustos 2024 tarihinde Humo dergisinde yayımlanan köşe yazısında, Gazze’deki soykırımın etkileri üzerine duyduğu öfkeyi ifade etti. Yazısında, annesi ölen bir Filistinli çocuğun ağladığı görüntüyü izlediğini, bu durumun onu öfkelendirdiğini belirtti ve “Karşılaştığım her Yahudiye bir bıçak sokmak istiyorum” şeklinde bir ifade kullandı. Ancak yazısının devamında, “Tabii ki her Yahudi bir katil değil” diyerek bu öfkesinin genellenmemesi gerektiğini vurguladı. Bu ifadeler, bazı kesimler tarafından nefret söylemi ve şiddete teşvik olarak değerlendirildi. Gent Ceza Mahkemesi, 11 Mart’ta verdiği kararda, Brusselmans’ın ifadelerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğine ve cezai sınırları aşmadığına hükmetti. Mahkeme, yazısının bağlamı ve yazarın tanınmış satirik üslubunu göz önünde bulundurarak bu tür ifadelerin demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü çerçevesinde korunması gerektiğini belirtti. TEK TÜK İSTİSNALAR Tabii yine de Belçika’da ara sıra basın özgürlüğü ihlalleri oluyor. 10 Mayıs 2021 tarihinde, Brugge Ceza Mahkemesi Flaman resmi TV kanalı VRT’nin gazetecilerinden Bart Aerts’ı “dava dosyasına erişim hakkının kötüye kullanımı” ve telekomünikasyon yasasını ihlal etmekle suçlayarak 4 ay ertelenmiş hapis cezası ve manevi tazminat cezasına çarptırmıştı da şaşırmıştık. 16 Mart 2022’de Gent Temyiz Mahkemesi kararı tamamen bozdu ve yanlış karar temyizden döndü. İhlaller konusunda son anımsadığım 8 Nisan tarihinde Brüksel’de bağımsız gazeteci Thomas Haulotte’un resmi basın kartını göstermesine rağmen polis tarafından gözaltına alınması. Haulotte, Avrupa kurumları çevresinde aşırı sağa karşı afiş asan aktivistleri izliyordu. Polis yetkilileri, Haulotte’un olay anında gerçekten gazetecilik faaliyeti yürütüp yürütmediğinin net olmadığını ve ayrıca önceden herhangi bir çekim izni başvurusu yapılmadığını savundu. Ancak Flaman Gazeteciler Birliği (VVJ), böyle bir başvurunun yasal olarak gerekli olmadığını, polisin keyfi biçimde bir gazeteciyi gözaltına alamayacağını vurguladı. “Gazeteci orada görüntü almak ve fotoğraf çekmek için bulunuyorsa basın kartı zaten bu varlığı meşru kılar” dedi. Haulotte’un da üyesi olduğu Frankofon Gazeteciler Birliği AJP, gazeteciye sahip çıktı. Brüksel polisine karşı resmi şikâyette bulundu. Ülkenin iki meslek örgütü VVJ ve AJP, bu olay karşısında birlikte dayanışma gösterdi. Haulotte hemen salıverildi. Linç ve dava yok Mizah konusunda ise “yeni Türkiye cehennemi” ile kıyaslanınca Belçika neredeyse özgürlükler cenneti sayılır. Belçika siyasetinden hafızama yer etmiş bir karikatürü tanımlayayım, ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız. “De Wever sendikaları uyardı” yazıyor karikatürün başlığında. O zamanki Belçika Başbakanı Charles Michel, dönemin Anvers belediye başkanı ve Yei Flaman İttifakı Başkanı Bart De Wever’in köpeği olarak çizilmiş. Önünde yalı, boynunda tasmasıyla “Burada sahibimi bekliyorum” diyor. 11 Mart 2015 tarihinde De Standaard gazetesinde LECTRR (Steven Degryse’in sanatçı mahlası) imzasıyla yayımlanan bu karikatüre halen hakaret davası açılmadı. Kral olsan da karikatürcünün fırçasından kurtulamıyorsun. “Kabouter Plop” adını taşıyan cücenin maceralarının merkezde olduğu, çocuk programına gönderme yapıp Belçika Kralı Filip’i, “Kabouter Flop” olarak çizmek ya da İşeyen Çocuk heykeli olarak çıplak karikatürize etmek burada kimseyi şaşırtmıyor. Çizerler, kralın başrolde olduğu en ağır politik esprileri bile rahatlıkla yapıyorlar gerektiğinde. Geert Hoste’nin yılbaşı esprileri hâlâ kulağımda çınlıyor. Her yıl sonunda, “Acaba bu sefer kim dalga konusu olacak? Kraliyet ailesine neler söyleyecek?” diye televizyon başına geçerdik. Kral Albert ve Paola hakkındaki uç esprilerini VRT’deki yıl sonu gösterisinde kahkahalarla izliyorduk. Şimdi Fas kökenli Kamal Kharmach başarıyla sürdürüyor bu şovu. “Irkçılık ve ayrımcılık” yapmamak koşuluyla ne yazdığına ne de çizdiğine karışılıyor. Espri yapan soluğu mahkemede almıyor ya da karikatür çarpıtılarak ve toplum kışkırtılarak linç edilmiyor. Kralı bile gıkını çıkarmıyor. Ben işte bu yüzden yazmıştım zamanında: Türkiye’de krallık sistemine geçelim.
Source: Erdinç Utku
Hollanda güvenli bir ülke mi?
Bir zamanlar huzur ve düzenin simgesi sayılan Hollanda, artık eskisi kadar güvenli bir ülke değil. Medyada, ülkede şiddet olaylarının arttığı ve artacağı yönünde haberler sıkça yer buluyor. Ne yazık ki zaman zaman bizler de bu olaylara doğrudan tanıklık ediyoruz. Örneğin bir ay kadar önce yaşadığım konut kompleksinin ana girişi patlayıcıyla havaya uçuruldu. Yine Rotterdam’da mahallemizin küçük çarşısındaki pizza dükkânı son bir yıl içinde üç kez bombalandı. Faillerin bazıları yakalansa da bir kısmı hâlâ bulunamadı. Hollanda yayın kurumu NOS’un haberlerinde, ülkede her gün bir bombalama olayı olduğunu, saldırıların Rotterdam, Lahey gibi kentlerde düzenlendiğini belirtiyordu. Sanki ülke savaşta. Hollanda’da geçen yıl saldırı ve saldırı girişimi sayısı rekor seviyeye ulaştı: 1244 vaka. Bunlar evlere, işyerlerine ve araçlara yönelik patlayıcılarla yapılan saldırılar. Ülke genelinde yürütülen soruşturmalar sonucunda geçen yıl 531 kişi tutuklandı. Rotterdam emniyeti sözcüsü Wim Hoek’e göre sadece bu kentte 2024’te 268 patlayıcı yerleştirildi, 91 silahla ateş açma vakası yaşandı ve 106 kişi gözaltına alındı. Hoek, “Şüphelilerin çoğu saldırıyı doğrudan yapan kişiler. Ancak artık yalnızca bu failleri değil, onlara talimat veren üst düzey kişiler ile bu işleri organize eden aracılar hakkında da daha fazla bilgi ediniyoruz” diyor. Ne var ki bu içgörüler saldırıların önüne geçemiyor. Hoek, “Tespit konusunda başarılıyız ama saldırıların sayısı azalmıyor. Bu oldukça sinir bozucu. Gençler arasında bu tür eylemlere karşı büyük bir istek görüyoruz. Her yakaladığımız failin yerine hemen yenisi çıkıyor” diye ekliyor. EN BÜYÜK TEHLİKE: CİHATÇILAR Diğer yandan İsrail’in Filistin’deki katliamlarının, Hollanda’daki şiddet ortamını körükleyeceği yönünde kaygılar dile getiriliyor. Özellikle ülkede yaşayan Yahudilerin potansiyel hedef olabileceği belirtiliyor. Hollanda Terörle Mücadele ve Güvenlik Koordinatörlüğü (NCTV), ülkedeki terör tehdidi seviyesini 3’ten 4’e yükseltti. Bu terör saldırısının olma ihtimalini gösteriyor. Kurum, Gazze’deki saldırılar ve Kuranıkerim’e yönelik yakma eylemleri gibi olayların, cihatçı motivasyonla yapılabilecek saldırılara zemin hazırlayabileceği uyarısında bulunuyor. NCTV raporunda şu dikkat çekici tespit yer alıyor: “Cihatçılık, Avrupa için hâlâ en büyük tehdit. Failler genellikle bireysel eylemler yapıyor. İlham kaynakları IŞİD olsa da hedefleri sembolik değeri yüksek, toplumsal etkisi büyük yerler oluyor.” Raporda, klasik örgütlü cihatçı yapılardan ziyade, reşit olmayan gençlerin çevrimiçi ağlar aracılığıyla radikalleştiği ifade ediliyor. Bu gençlerin bireysel ya da küçük gruplar hâlinde eylem yapma riski arttı. Terör bağlantılı tutuklamalarda küçük yaşlardaki şüphelilerin sayısında ciddi artış var. AŞIRI SAĞ TIRMANIŞTA Hollanda’da aşırı sağ, asıl olarak “beyaz ırkı güçlendirme” hedefi güden gruplarla temsil ediliyor. Bu gruplar, fiziksel eğitimlerle üyelerini zinde tutmayı, ideolojik olarak da aşırı sağcı görüşleri meşrulaştırmayı hedefliyor. Sayıca az olsalar da organize yapılar haline geliyorlar. Raporda ilginç bir denge çabası da var: Aşırı sağ tehdit olarak gösterilirken ülkede artık varlığı pek hissedilmeyen aşırı solun da tehdit kategorisinde anılması dikkat çekiyor. Tehlike kapıda, umarım çoktan içeri girmemiştir. Eğer güvenlik önlemleri sadece raporlarda kalırsa Avrupa’nın göbeğindeki bu huzur adası bir illüzyondan ibaret kalabilir.
Source: Mehmet Emin Alkanlar
Fantastik aksiyon Superman ile dramatik animasyon En Değerli Hediye gösterimde: ‘İyilik simgesi’ Superman
Çizgi roman karakterlerin en popüler süper kahramanı Superman ilk kez halkla DC Comics dergisinde (1938) buluştu. Animasyon filmi sinemada (1941) gösterime girdikten sonra ilk uzun metraj Superman (1951) bağımsız Lippert Şirketi tarafından gerçekleştirildi. Amerikan toplumunun yaşamında Superman, 86 yıldır en ikonik kahramandır. Richard Donner, Christopher Reeve ve Marlon Brando’yla Superman’i (1978) çekti. Reeve, en iyi Superman karakteriyle, Marlon Brando da kısacık rolünden aldığı astronomik ücretle sinema tarihine geçti. Çok sayıda devam filmleri yapıldı. DC Comics’in tüm mitolojisini kucaklamak isteyen yönetmen James Gunn, yeni versiyona (2025) güncel boyut katarak karakterin kökenlerine uzandı, aksiyon, komedi, dram türünü ustalıkla harmanlayarak Superman/ Clark Kent’in özüne ulaşıp hümanist yönünü ortaya çıkardı. Karşımızda güncel sorunlarla boğuşan, ayakları yere basan, duygusal, iyilik dolu bir Superman var. Çağımızın sığınmacılık, teknoloji milyarderleri, derin devlet, sosyal medya bağımlılığı devlet, sosyal medya bağımlılığı gibi sorunlarını eleştiren Gunn eski, yeni karakterleri bir araya getirmiş: Kötü adam Lex Luthor, gazeteci Lois Lane, Ultraman, Engineer, Metamorpho, Adalet Birliği, uçan köpek Krypto. Teknoloji milyarderi Luthor ikili oynar, Amerikan hükümetiyle çok yakındır, aynı zamanda totaliter Boravia devletine gizlice silah satar. POLİTİK BİR MASAL Halkın çok sevdiği Superman, Luthor’un entrikalarıyla bir numaralı düşman ilan edilir, adaleti sağlamak için diğer süper kahramanlar devreye girer. “En büyük gücüm insan olmaktır” diyen kahraman koruyucu, kurtarıcı iyimserliğiyle, hümanizmiyle teknokratların manipülasyonlarını, hükümetin komplolarını savar. Superman aslında Krypton gezegeninden dünyaya sığınmış bir göçmendir. Yabancı düşmanlığını vurgulayan Gunn’ın filmi politik bir masaldır, göçmenlerin kurduğu ABD’nin tarihidir, günümüzde ne yazık ki yitirilen iyiliğin, dayanışmanın gerçek değerini anlatır. İmha etmenin, öldürmenin etik olmadığını gösteren, “Herkes için bir film çektim” diyen James Gunn’ın Superman’inde David Corenswet, Rachel Brosnahan, Nicholas Hoult oynuyor. Corenswet hümanist kahramanda çok başarılı. Mekân tasarımları (Yalnızlık Kalesi bölümü) özel efektler, müzik etkileyici. Her şeye karşın etik değerlerimizi yitirmemeliyiz mesajı dikkat çekiyor.
Source: Aslı Selçuk
‘Basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve güçlü meclis’ vurgusu: SETA’ dan Suriye raporu
İktidara yakın düşünce kuruluşlarından Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA), Suriye’deki geçiş sürecine ilişkin kapsamlı bir rapor yayımladı. Raporda basın özgürlüğünün, ifade hürriyetinin ve yargı bağımsızlığının öneminin altı çizilirken, “Parlamentonun da güçlü bir denetim yetkisi olmalı” mesajı verildi. SETA daha önce Türkiye’de yabancı medya kuruluşlarında çalışan Türk gazetecileri ‘fişlediği’ raporla gündeme gelmişti. Yeni Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran’ın 2013’ten 2024’e kadar genel koordinatörlüğünü yaptığı, 2019’da Türkiye’deki yabancı medya kuruluşları hakkında yayımladığı ‘fişleme’ raporla gündeme gelen SETA, “Suriye’de Geçiş Süreci ve Anayasal Bildirge” başlıklı yeni bir rapor yayımladı. Mert Akgün imzalı raporda Suriye’de 8 Aralık’taki rejim değişikliğinden itibaren yaşananlar, anayasa süreci değerlendirmeleri ve Suriye hükümetine öneriler yer aldı. BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ VURGUSU Raporun giriş kısmında basın özgürlüğünün bir ülke için kritik önemde olduğu vurgulandı. “İfade özgürlüğünün ve çoğulcu bir medya ikliminin hayat bulması talep, eleştiri ve beklentilerin aktarımında kolaylaştırıcı bir işlev yerine getirir” değerlendirmesinde bulunuldu. Raporda, “Etkili bir enformasyonun yürütülebilmesi için çoğulcu medya ortamının sağlanması gerekir. Basın hürriyeti ve halkın haber alma hakkının güvence altına alınması bu bağlamda önem arz etmektedir. İster kamuya ister özel sermayeye ait olsun, ancak güvenilir medya platformlarının varlığı, resmi otoritelerin toplumla sağlıklı bir iletişim kurabilmelerini mümkün kılabilir” cümlelerine yer verildi. ‘BAĞIMSIZ YARGIYA İHTİYAÇ VAR’ Suriye’nin uzun vadede yapacağı seçimlerde yargısal denetimin önemli bir unsur olacağı belirtilen raporda, “Bu aşamada karşımıza etkin ve bağımsız bir yargı teşkilatına duyulan ihtiyaç çıkıyor. Bağımsız yargı organı toplumsal grup ve aktörler arasında siyasi, ekonomik ve sosyal açıdan adil bir yaşam ve rekabet ortamı tesis ederse, diğer bir deyişle oyuncular oyunun kurallarına, kuralların bağlayıcılığına ve gereği gibi uygulanacağına güvenirlerse bu Suriye’yi geçiş döneminden sürdürülebilir barış ve istikrar ortamına taşır” ifadeleri kullanıldı. ‘GÜÇLÜ PARLAMENTO GEREKİYOR’ Raporda bunların yanında güçlü bir meclisin önemine de vurgu yapıldı: “Yasama ve denetim kapasitesi güçlü bir parlamento, denge ve denetim mekanizmalarıyla tahkim edilmiş kuvvetler ayrılığı; halkın egemenlik yetkisini kullanan organlara çoğulcu şekilde katılımını sağlarken güç temerküzünün yaratacağı sakıncaları da elimine edecektir.” ‘KİTLESEL TASFİYE OLMAMALI’ Öte yandan raporda Beşar Esad döneminde suça karışmış olan devlet yetkililerinin yargılanması gerektiği belirtilirken bunun bir ‘cadı avı’na dönüştürülmemesi gerektiği vurgulandı. Raporda, “Herhangi bir suça karışmamakla birlikte eski rejimle bir şekilde ilişki içinde olmuş ya da ona sempati duymuş kişilerin dışlanması (özellikle Esed rejimi gibi bir sosyal tabakaya yaslandığı bilinen bir örnekte) düşmanlık tohumlarının atılacağı yeni bir istismar zemini ortaya koyar. Amacından uzaklaşan süreç arzulanan faydayı gerçekleştirmeyeceği gibi yeni sosyal gerilimleri tetikler” değerlendirmesi yapıldı.
Source: Batu Bozkürk
AKP iktidarı tam kaybetmeye giderken…
İki gün içinde çok şey oldu. Tabii ki aniden değil, bu yıl içinde pişirilen yeni sürecin sonuçlarını yaşadık. Öcalan ’ın sahneye çıkartılması ve PKK’nin feshinin ilanı. Önceki gün silah bırakma ve yakma töreni. Dün de sürecin mimarı, başlatıcısı olan cumhurbaşkanının konuşması. Erdoğan ’ın devreye soktuğu bu yeni sürecin gelişme çizgisi şöyle: Bu sürecin başlama nedeni: 2024 yerel seçimlerinin neredeyse topyekûn kaybı. İkinci neden, artık Erdoğan iktidarının kesin sonunun geldiğinin ve seçimleri kesin kaybedeceğinin ortaya çıkması. YETENEKSİZLİĞİN İKTİDARI Bunların da temelinde, yaşadığımız gibi, ekonomik yağma, bilgisiz yeteneksiz ve halkı hiçe sayan yönetimin Türkiye’yi enflasyon ve pahalılık girdabına sürüklemesi ve bu milletin artık kesin AKP yönetimine son verme iradesinin görülmesi yatıyor. Erdoğan, seçimi kazanmadan iktidar meşruiyetinin olmayacağını biliyor. Zamanı da dar. DEM’in seçimlerde tayin edici rolünü görüyor. Kent ittifakının CHP’nin yerel başarısında etkisini biliyor. Ve yeni bir oyun kuruyor. CHP belediyelerini ve mümkünse de merkezini dağıtmak. Gözden düşürmek, seçimi kazanamaz hale getirmek. Belediyelere karşı başlayan, belki de ülkenin gördüğü en iyi belediye yönetimlerini bertaraf etme operasyonlarını başlatıyor. Ama bu operasyonların, içlerinin önemli ölçüde boş olduğunu ve geri tepeceğini de hesaplayarak, seçimi kazandıracak asıl oyun planını aslında belediye operasyonlarından önce devreye sokuyor: Kürt meselesi, Öcalan ve DEM ile ittifak. İktidar meselesi için Kürt kördüğümünü çözmek. DEM’i devşirmek. ÖCALAN İLE TEMAS BAŞLIYOR Devletin yetkilileri İmralı ile temas halindedir hep. İmralı sakininin görüşleri biliniyor. Erdoğan planını oluşturuyor. 3 Ekim 2024’te Bahçeli ’yi konutunda ziyaretinin temel konusu bu. Tabii seçimi nasıl kazanacağız meselesi Bahçeli’nin de temel sorunu. Fikir birliği sağlanıyor ve Bahçeli’ye 24 Ekim’de Öcalan’a gel Meclis’te konuş silahları bıraktır PKK’yi feshettir, çağrısını yapıyor. Bu bir Cumhur İttifakı’nın çağrısıydı ve Öcalan da bu çağrıyı yapmaya hazırdı. Önceden kararlaştırılmış olmasaydı, Öcalan bu çağrıyı yapmasaydı, feshetme, silah bırakma gerçekleşmezdi. Politika, Erdoğan, İmralı arasında kuruldu, Bahçeli katıldı ve süreç başladı. TERÖR SEVİCİLİĞİNE TERFİ 2023 seçim sürecinin AKP için temel politikası, CHP’nin PKK/Terör sevicisi yalanı üzerine kurulmuştu. 2024 seçimi kaybedilince ve iktidarın da kaybı ufukta görülünce, bu kez AKP PKK/ Terör sevicisi rolünü üstlenmiş oluyor. Politikacının işi gücü yalanla iştigal etmekmiş, diyebilirsiniz. Ama bu yeni politika ciddi ve sonuçları itibarıyla da Türkiye’yi anayasal ve yasal yeni bilinmezlikler serüvenine sokma potansiyeli yüksek. PKK’nin silah bırakmasını tabii ki ciddiye alıyorum. Sürecin, ayrıştırıcı değil milleti birleştirici, bütünleştirici yönde yönetilmesi koşuluyla. CHP’ye karşı sürdürülen operasyonlar bu konuda iktidara güvenin olmayacağının kanıtıdır. ANAYASAL BEKLENTİLER NEDİR? İmralı, Kandil ve DEM’in buna karşılık beklentileri var. Bese Hozat , silah yakma törenindeki konuşmasında, okunan metnin dışında anayasal beklentileri olduğunu söyledi. Veya metnin dışına çıktığı için ağzından mı kaçırdı demeli, bilmiyorum. Silah bırakmanın ülkede, özellikle, Kürt seçmen arasında, Diyarbakır ve çevresinde belirli bir sevinç yarattığı bir gerçek. Cumhurbaşkanı dünkü konuşmasında hiçbir pazarlık yok, millet bize güvensin, yanlış yapmayız, ülke için en iyisini yapacağız diyor ya… Güvenilecek bir politika mı gördü millet bugüne kadar? PAZARLIK YOK DEĞİL, VAR Cumhurbaşkanı yeni sürecin yönetici adını koydu: AKP, MHP ve DEM… Meclis komisyonu kurulacak, komisyonda belirleyici bu üç yapı olacak, alınacak kararlar Meclis’e sevk edilecek ve onaylanacak. İktidar ışığı için Cumhur İttifakı’nın, DEM’in, Kürt seçmenin desteği şart. Süreç şeffaf değil. Bu üçlü ittifak, DEM’in cumhurbaşkanı ve Bahçeli ile yaptığı özel görüşmelerde kuruldu. Bu görüşmelerde çok şey kararlaştırıldı. Birtakım vaatler alınmasa, iktidara karşı kesin politikaları olan, belediyelerine kayyum atanan, CHP belediyelerine yönelik operasyonları eleştiren DEM, neden bu üçlü ittifakın bileşenliğine terfi etsin ki!? DEM bu ittifakın barış sürecinin yönetilmesiyle ilgili olduğunu söylüyor. Seçim ittifakı yok diyor. GÜÇLÜ OLAN DEM İlk süreçte güçlü AKP idi, ikinci süreçte ise güçlü DEM (ve İmralı tabii) ittifak seçime de yönelik bir karakter kazanırsa, DEM bunu Kürtlere anlatmakta zorlanacaktır. Erdoğan’ın Türk-Kürt-Arap ittifakından ve Kudüs’ü de buna katarak söz etmesi, yeni anayasada Türklük tanımının baskılanacağı, millet ile ümmet karışımı yeni bir anayasal sürece imza atılacağı anlamına mı geliyor? YENİ BİR SUÇ ÇETESİ İŞBAŞINDA Yeni bir yasadışı süreç başladı gibi. Belediye meclis üyelerini istifa ettirip CHP çoğunluğunu bitirmek ve belediyeleri ele geçirmek. İlk örneğini Manavgat Belediye meclisinde yaşadık. Aynı tezgâh, katil kılıklıların kullanıldığı Bayrampaşa Belediyesi’nde var. Bunların arkasında, AKP belediyelerinde soyup soğana çevirme işlerini kolaylıkla yürütmek isteyenler var tabii ki. AKP yönetimi ve savcılar ne diyor?
Source: Orhan Bursalı
Yüreğimiz sızlar, ciğerimiz yanarken…
Canlılar arasında bir canlı türü olan insanın, ait olduğu memeliler sınıfındaki diğerlerinden tek üstünlüğü, beyinsel yeteneğidir. Ve tüm memeliler gibi beyni sayesinde hissedebildiğini, bal gibi bilir. Ama nedense düşünsel duygusallığına başka bir sakatatı kaynak gösterir. Yüreğini. Âşık olunca yüreğine ok saplanır. Karşılık bulursa aşkına, sevdiceğinin yüreğiyle çarpar yüreği. İki gönül bir olursa, samanlık seyran olur, hatta. Ayrılık yüreğini parçalar. Zaten keder de kalbini kırar. Üzülünce kanar. Sevinince coşar. Cesursa yüreklidir. Korkaksa yüreksiz. Kahramanların yüreği mangal gibidir. Oysa duyarsızdır manda gibi yürekler. Başkasının acısını içinde duyumsayanlar, yardımına koşanlar iyi yüreklidir. Acımasızlar kötü yürekli. Kötülük de onların işlevi. YÜREK YENİR, CİĞER DEŞİLİR Acaba niçin böyle soyut işlevler yüklemiştir insan soyu, işi zaten başından aşkın yüreğine? Karaciğer pıt pıt etmediği için mi? Yürekten konuşurken karaciğer nereden çıktı demeyin. İnsanlar, bugün “dudaktan kalbe” pompaladıkları tüm duyguları, ilk çağlarda karaciğere depoluyordu. Prometheus ’u anımsayın. Onun karaciğerini deşerek yerdi kartal, kalbini değil. Çünkü Prometheus’un insanlığa değin düşünceleri, duyguları, haksızlığa ve eşitsizliğe isyanı; dolayısıyla ilkeleri, coşkusu ve cesareti yüreğinde değil, karaciğerindeydi… BEŞ PARA ETMEZ CİĞERLER Batı kültüründe duyguları ve erdemi önce karaciğer simgelerdi. Ortaçağdan öteye yürek, karaciğerin yerini aldı. Eski çağlarda iki ciğer bir olunca samanlık seyran olur muydu, bilmem. Ama karaciğerin duygusal iktidar döneminden kalan bir şeyler var dilimize, yüreğin yerleşik egemenliğine rağmen. Örneğin “Ah ciğerimin köşesi” der Çingene, uzaktan sesi yankılanan sevdiceğine. Can ciğer olur, birbirini seven arkadaşlar. Birinin kaybıyla diğerinin ciğeri yanar. Korkaklar, ciğersizdir. Cesurlar ciğerini söker, alçakların. Soysuzların ciğeri beş para etmez. KALPSİZLERİN DİJİTAL KALBİ İnsanları insan yapan ortak değer “vicdan” dır, değerli okurlarım. Ve insanlık tarihi, başından bugüne elbette hemtürünün haklarını saymaya, korumaya ve savunmaya çalışan vicdan sahibi erdemlilerle, vicdansız erdemsizler arasında bitmeyen bir savaşımın öyküsünden ibarettir. Ne var ki vicdanın ciğerle simgelendiği çağlarda, evet, gaddarlık sınırsız ve derin ama zalimlerle savaşanlar arasında erdem ve mertlik çok daha yaygınmış… Yaşadığımız çağda ciğerin yerini alan ve vicdanı simgelemesi gerekirken dijital emojiye dönüşen, hatta sahtekâr politikacıların elleriyle yaptıkları kalp; ne erdem simgesi ne de mertlik. En önemli organımız, sözüm ona cesaretin kaynağı yüreğimiz, sosyal medyada kullanılan bir beğeni, basmakalıp bir sevgi pıtırcığı olup çıktı. TÜRKİYE’NİN VİCDANI SATILDI Dünya düzeni değişti, insanların insanlara yaptığı gaddarlık ve zulüm azalmadı, arttı, yöntem değiştirdi. Yeni düzen, ülkemizde önce erdemi yok etti, sonra mertliği. Vicdanlıların sayısı giderek azaldı. Direnenler ya hapiste çürütülüyor ya da süründürülüyor. Oysa… Binlerce şehidimizin kanını hiçe, on binlerce gazimizin yitik yaşamlarını ve yarım canlarını yok sayan bir zihniyetin; sözde barış bayramı diye coştuğu günler yaşıyoruz. Bir seçim şovu uğruna Türkiye’nin vicdanı satıldı. Yaşamın baharında asker oğul, öğretmen kız cenazelerinin döndüğü evlerde yıllardır yas tutan anaların, babaların, kardeşlerin, dul eşlerin, yetim yavruların yüreği mi sızlıyor dersiniz, yoksa ciğeri mi yanıyor? BARUTUMUZ KADAR YER YAKARIZ Herkesin yaşamı, romandır. Yeni fark ediyorum ki benimki nehir romanmış. Ancak üç cilde sığabilecek. İlkini yazdım, yayımlandı: Barut* Yaşam savaşında her birimiz, içimizdeki barut kadar yer yakarız. Barut bilgidir, deneyimdir, yetenektir. Benim barutum, kalemimdi. Anılarımın bu ilk cildinde, Türkiye’nin bugünlerini 1968’den 1981’e kadar hazırlayan makus tarihçeyi ve gencecik, parasız ama kararlı bir kadının, erkekler dünyasında var olabilmek için verdiği savaşı okuyacaksınız. Yüce sandığınız kimi ünlülerin aslında birer cüce olup nasıl alçalabildiklerini göreceksiniz. Barut’un ilk söyleşi ve imzasını, 19 Temmuz Cumartesi günü saat 17’den öteye, Beşiktaş’taki Booksandcoffee’ de ** yapıyorum. Gelebilen hoş gelir. — * Kırmızı Kedi Yayınevi ** Cihannüma, Barbaros Blv., No:48
Source: Mine G. Kırıkkanat
Kadınların uğradığı şiddet kimi zaman başkalarının da mağduriyetine sebep oluyor: Yakınları da tehlikede
Kadına şiddet her geçen gün artarken kimi zaman saldırıya uğrayan kadınların yanındaki kişiler de bu şiddete maruz kalıyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun (KCDP) verilerine göre 2025’in ilk altı ayında 35 kişi kadınlar katledilirken yaşamını yitirdi ya da yaralandı. Benzer bir olay şubat ayında yaşandı. Gaziantep’te geçen şubatta Nejla Özbiber, eski kocası Mahmut Kürkçü tarafından katledildi. Kürkçü, 8 ve 12 yaşındaki çocuklarını, Özbiber’in ağabeyi ve 10 yaşındaki yeğenini de yaraladı. Kürkçü’nün yargılandığı davanın duruşması önceki görüldü. Kürkçü savunmasında, “Eşimin nasıl öldüğünü hatırlamıyorum. Kızlarımı yaralamaya yönelik hareket etmedim. Nasıl yaralandıklarını bilmiyorum” ifadelerini kullandı. Mahkeme sanığı tutukluluk halinin devamına karar verirken duruşmayı 19 Eylül’e erteledi. Cumhuriyet’e konuşan Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği avukatlarından Arzu Sena Topuz, “Şiddet mağduru olan kadınların hikâyesi birbirlerine çok benziyor. Kendi hayatı hakkında karar almak isteyen, var olmak isteyen kadınlar boşanma aşamasında oldukları erkeklerin hazımsızlığıyla ve öfkesiyle karşılaşıyor. Bu aşamada yaptıkları kimi şikâyetler ve talep ettikleri uzaklaştırma kararları ise uzayan süreçler ve uygulanmayan prosedürler nedeniyle kadınları korumaya yetmiyor” dedi. Topuz, “Maruz kaldıkları şiddet kimi zaman da en yakınlarında bulunan başka kişilerin de mağduriyetine sebep oluyor. Failler yaptırımsızlıkla desteklenen kontrolsüz öfkelerini kadınlara ve yakınlarına yöneltmekte bir beis görmüyorlar” diye konuştu.
Source: Rengin Temoçin
“Neredesin Bakan Bey?
Türkiye’nin ciğerini yakan, 36’sı çocuk 78 can verdiğimiz Bolu Kartalkaya Grand Kartal Otel faciasının 6’ncı duruşması, tatil günü olmasına rağmen dün yapıldı. Mahkeme salonu, yangında oğlu Yiğit’i kaybeden Danıştay 9’uncu Daire Başkanı Abdurrahman Gençbay’ın isyanıyla inledi:
Beş gün boyunca davada gördüğüm tablo canımızı daha da acıttı. Otelde kalan misafirler, ev sahipleri tarafından uykularında katledildi. Fakat sanık yakınları müştekilere ağza alınmayacak küfürler etti.
OĞLUMUN FEDAKARLIĞI
Benim oğlum ve oğlum gibi sevdiğim oğlumun arkadaşı, odalarında kalsaydı belki hiçbir şey olmayacaktı. Ama çocukların haykırışlarını duyunca düşünmeden ateşin içine girdiler. Görenler anlatıyor, kendilerini parçalamışlar insanları kurtarmak için.
VİCDANLARI YOK
Ben Halit Ergül’ü dinledikten sonra bu harami düzeni kuranın Halit Ergül olduğunu anladım. Ben hayatta böyle bir otel işletmesi görmedim. Bu kadar organize kötülüğü bir aşçı yamağına bağlamaktan çekinmiyor. Vicdanı hiç sızlamıyor.
Burada otel sahipleri, belediye, özel idare yetkilileri, özellikle Turizm Bakanlığı denetimden ve gözetimden sorumlular, şüphelilerin başında gelmektedir, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yetkilileri de aynı şekilde.
BAKAN’A ÖFKE
Savcılık, ‘Turizm Bakan Yardımcısı’na soruşturma izni istiyorum’ diyor ama noktada Turizm Bakanı, ‘bunlar benim kıymetlilerim’ demeye getiriyor ve soruşturma izni vermiyor. Soruyorum, Turizm Bakanlığı koltuğunda oturan bu kişi ne yapmak istiyor?
VALİLER DE VAR
Otelin kuruluşundan bugüne kadar görev almış tüm valiler neden soruşturmaya dahil edilmemiş? İçişleri Bakanlığı, belediye görevlilerini soruştururken onlara bakmamış.
(Aileler konuşmayı ayakta alkışladı.)
Bakan gelsin konuşsun
Gençbay ailesinin avukatı Mehmet Eren Turan, “Turizm Bakanı’nın tanık olarak dinlenmesini talep ediyoruz, bu izni hangi gerekçelerle vermediğini anlatmasını talep ediyoruz huzurda. Kendisi seçilmiş değil, atanmış olduğu için de bunun önünde bir engel yoktur” talebinde bulundu.
Yiğit Gençbay
Öyle bir acı ki, anlatılmaz
Şaban Filiz yaklaşık 60 yıldır kimya sektöründe faaliyet gösteren KİMPAZ’ın kurucusu ve yönetim kurulu başkanı. Kartalkaya’da kızı Burcu Filiz Güngör, eşi Kıvanç Güngör ile çocukları Pelin ve Kerem’i kaybetti. 90’lı yaşına birkaç yıl kalmasına rağmen adalet peşinde koşuyor.
Eşi Ayla Hanım ile tüm duruşmaları takip eden Şaban Filiz’in sözleri yürek yakıcı: “21 Ocak’tan sonra her gün ölüyoruz. Babam, ‘Allah torun acısı göstermesin’ derdi. Ama ben evlat acısı da gördüm, torun acısı da gördüm. Bizim için hayat bitmiştir, tek beklentimiz adalet.”
Güngör Ailesi yok oldu.
Görevini yapmayan değil yapan yargılanıyor
İtfaiye eri İrfan Acar’ın avukatı: “İtfaiye eri burada yargılanırken Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri nerede soruyorum. Benim müvekkilim de soruşturma izni olmadan tutuklanmıştır. Demek ki soruşturma iznine gerek yok. Allah’ın hikmeti ne büyük ki aynı gün Kültür Bakanlığı heyeti gelmiş ve eksik bulamamış. Ama müvekkilim aynı gün tek başına sekiz eksik bulmuş.”
Kızı, damadı ve torunları için adalet isteyen Şaban-Ayla Filiz çiftinin yüz ifadeleri keder dolu.
İş güvenliği uzmanları bu davanın günah keçisi
İş Güvenliği Uzmanları Sendikası: “Yeni suçlular yaratılmaya çabalanmaktadır. İki meslektaşımızın yasaların kendilerine verdiği hangi yetkiyi kullanmadıklarını bilmek istiyoruz. Meslektaşlarımızın günah keçisi yapılması ne zaman son bulacak? Suçlanan bir uzmanın otele hiç hizmet vermediği, diğerinin yıllar önce hizmet verdiği gerçeği varken, neden 22.5 yılla yargılanıyorlar.”
Source: Haber Merkezi
Cumhuriyet’imiz
Son senelerde Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in kurucularına saldırılar arttı. Hayatında Sultan Abdülhamid dönemini olumlu ve olumsuz yönleriyle inceleyip öğrenmekten uzak kalmış kimseler, siyasi polemik aracı olarak Sultan Abdülhamid’i kullanıyorlar. Yakın geçmişte bir düğün konuşmasında bile, eski Rize Belediye Başkanı ve milletvekili olan zat, Sultan Abdülhamid’i rahmetle anarak (torununun torununun düğünüydü) fırsatı, tekrar onu tahttan indirenlere ve ismini karalayanlara getirdi. Kendisini tahttan indirenler, Meşrutiyet’i yeniden ilan edenler, hiç şüphesiz ki imparatorluğun genç kurmay sınıfı Enver Paşa ve bir yerde Hareket Ordusu Kurmay Başkanı olan; geleceğin büyük mareşali, o günün genç kolağası (yüzbaşı) Mustafa Kemal Bey’di. O sıra basında bana hitaben bu nutkun niye cevapsız bırakıldığını yazan işgüzarlar çıktı. Düğün, gelin kızındır; düğünü siyasi polemik arenası hâline getirmek çiğliktir.HANEDAN MENSUPLARI CUMHURİYET’E SAYGILIYDIİş büyüyor. Aynı çevrelerden biri daha bu sıra (A. H. Çamlı), Cumhuriyet’ten, “çamuriyet” diye bahsediyor. Bu süfli mizah merakı yayılma eğiliminde. Bizim Cumhuriyet’in kurucuları, herhangi bir ülkedeki siyasiler, aydınlanmacı entelektüeller veya darbeciler değildir. Büyük bir harbin içinden geçmiş; başarılı meydan muharebeleri ve mevzi savaşlarıyla yurdu işgalden kurtarmış komuta heyeti ve millî direniş hükûmetini teşkilatlandırıp vatanı kurtaran bürokrat ve ileri gelenlerdir.Türkiye’de monarşi yanlılarının bir iç savaş yaratmadıkları, İstiklâl Savaşı sırasında çıkan iç isyanların bastırılmasında etnik bir gruplaşmanın görülmediği açıktır. Aynı kabileden, aynı bölgeden insanlar İstanbul ve Ankara etrafında mevzilenmişti. Saltanat ilga edildikten sonra padişah, iç savaştan çekinerek ülkeyi terk etmiştir. Hanedanın mensuplarının bile Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal Paşa’ya karşı saygılı davrandıkları; Cumhuriyet’in meşruîyetine halel getirmemek için her türlü tertipten kaçındıkları açıktır. “O Türklerin imparatorluğuydu, bu da Türklerin Cumhuriyeti’dir” sözü Sabiha Sultan’a aittir. Bundan daha veciz bir ifade de olamaz.Türkiye’de ne Avusturya hanedanının Macaristan’daki yıkıcı faaliyetleri gibisi görüldü, ne de Rusya hanedanı Romanovların başına gelen facia tekrarlandı. Bu olayın etrafında spekülasyon yaratmak, tarihten, coğrafyadan ve etraftaki âlemden haberi olmayan kasaba diplomalılarının işidir. Bunların bu idealinin arkasında ciddiye alınacak bir inanç ya da ideolojik tutum sahibi olduğunu sanmıyorum. Tutumlar değişiktir. İstediklerine Türk toplumunu sürüklerlerse doğacak kaos hiç şüphesiz herkesi etkiler ama en çok kendilerini mahveder. Bu konuda herkesi dikkatli olmaya çağırıyoruz.Yaşadığımız dünya bir şeyi daha açık hâle getirdi: Ordu rastgele bir kuruluş değildir; bir operet alayı hiç değildir. Eski bir devletiz ve eski bir ordumuz var. Ordu, sadece Türkiye’nin güvenliğinin değil, medeniyet ve kültürünün inşasında en önemli rolü olan, en büyük garantidir. Bütün Türk aleminin ortak güvencesidir. Basında bazı kasıtlı kişilerin “vesayet sistemini yok etmek” gibi abuk sabuk lafları tekrarlamalarının hiçbir anlamı yoktur. Şurası artık açıktır: Türkiye’de bazı zümreler, Türklüğe has bazı müesseselere tahammül edememektedir. Kurumları itibarıyla tarihte önemli bir yeri olan Türkler, kimseye hesap verecek değildir.BU İNSANLARA DİKKAT EDİNBugünkü dünyada, ordusu ve emniyet kuvveti olmayan bir millet, vagonlarla sürgüne gönderilebilir. Bu, sadece İkinci Dünya Savaşı’nda bazı toplumların ve milletlerin uğradığı bir facia değildir, tekrarlanabilir. Hâlâ dünyayı idare etmeye talip bir devletin başındaki adam, insanları Gazze’den Libya’ya sürmekten bahsediyor. Kendisinin ne Gazze’yi ne de Libya’yı tanımadığı çok açıktır. Bu gibi hezeyanlara tolerans gösterilemez ve duymazlıktan da gelemeyiz.Partisinden önemli mevkide olan birisi yakın geçmişte Türklerin ne olduğunun belirsizliğinden bahsetmişti. Eğer aynı adama siz de kendisi için bu soruyu sormayı başarırsanız, sorular birbirini takip eder. Ortalık tımarhaneye döner. Bu gibi insanların etrafındaki kurumların ve onları yönlendirecek kanaat önderlerinin dikkatli olması gerekiyor.Türkiye’de sorumsuzluk duygusunu ve küstah tavrı benimsemek bir prensip hâline getiriliyor. Sadece yönetilenlerin değil yönetim katmanlarındaki kamu yöneticilerinin de bu zaafı var. Korkunç bir utanç kaynağı ve dram olan Bolu otel yangınında, bürokratların soruşturulmasına izin verilmeyeceği açıklandı. Bu çok tehlikeli bir yoldur. Bürokrasinin huzurunu ve teminatını sağlamakla ilgisi olmayan bir karardır. Ciddi bir ilkeye dayanmaz. Bunun sonunda doğacak tepkiden, kararı alan zarar görür. Bu dikkate alınmalıdır. Bir karar merciinin başındaki bürokrat, neden soruşturmanın dışında kalsın? Böyle bir şey Rusya tarihinde bile görülmez. III. Petro’nun, soylular lehinde çıkardığı buna benzer bir kararı, kendi karısı II. Katerina ortadan kaldırmak zorunda kalmıştır. Soruşturma, insanların adalet duygusunun başlıca prensibidir; idare edenler her zaman denetime tabidir. Bunun tarihte istisnası yoktur. Bu kurala uyulmazsa, sonuçlar aslında o kararı alanın bile istemeyeceği bir yere gider.Genel kural ve prensiplere uyamayan veya uyum sağlayamayan bir bürokratın orada oturmasına zaten gerek yoktur. Bu çok açık bir durumdur. Adalet duygusu tatmin edilmedikçe taş devrine dönmek mümkündür. Çünkü sabırlı ve kanuna itaati yüksek Türk toplumunda bile, istenmeyen şahsi tecelli duyguları ve hareketler uyanabilir. Nitekim örnekleri görülüyor.USTURANIN SIRTINDA YÜRÜYORUZTürk tarihinin yakın kurumlarını saptırarak, bilinmez gibi göstererek; vatandaşların bilgisizliğine veya hafıza zaafına dayanarak politik malzeme yapmak, polemik konusu hâline getirmek, tavsiye edilecek bir yol değildir. Bilhassa bugünlerde, bütün dünyanın içine girdiği iktisadi krizlerin ve —şaşılacak şey değil— çağdaş demokrasinin yaşadığı bunalım ortamında hiç arzu edilmeyecek bir yöntemdir. Türkiye çok kritik bir noktada bulunuyor. Ne yaşını başını almış, yorgun ve durgun toplumların rehavetine sahibiz ne de “üçüncü dünya ülkesi” dediğimiz, ekmek derdinden başka şeylere aldırış etmeyen bir toplumuz. Tam usturanın sırtında yürüyoruz. Aklı başında davranırsak bu yolu tahribata uğradaman aşarız; yoksa istenmeyen neticeler, sadece seni, beni, onu değil, hepimizi belirgin ölçüde gadre uğratır.İKİ BÜYÜKELÇİNİN BAKIŞI Anadolu Ajansı’ndan Sümeyye Dilara Dinçer’in ABD büyükelçisiyle olan mülakatını gözden geçirdim. (Daha etraflı ve kritik bir değerlendirme için Sedat Ergin’in Oksijen’deki yazısına bakılabilir.) Ortadoğu’yu tanıyan, daha doğrusu Ortadoğulu (Lübnanlı) olan; Arapçası akıcı, Türkçesi de bulunan ve ABD’nin pragmatik hayatı içinde yetişen bir tüccar. Şakası yok; ABD milyarderi Tom Barrack. İki liderin birbirini çok sevdiğinden söz ediyor. Tabii, diplomaside sevgi ancak kavga etmeme veya nefreti gizleme demektir. Daha iyisi bulunmaz. Büyükelçi Barrack “Gelecek için bir arada olmalıyız” sözünü İzmir tatlısı yerken dile getirmiş; tatlı şeyler(!) konuşmuş.Şüphesiz ki hükümeti ikna edeceğini düşündüğü üslup şu; “Osmanlı’da bir millet sistemi vardı, yeniden neden olmasın?” Röportajın tamamını basında bulabilirsiniz. Kuşkusuz ki “millet” sistemi ancak zamanına uygundur. Bir Roma-İslam mirasının Osmanlılar tarafından geliştirilmiş halidir ve bir Bohemya kristali gibi bir kere kırıldıktan sonra bir daha bir araya gelmeyeceğini büyükelçi cenapları ya bilmiyor veya rastgele kullanıyor. Sempatik kelimedir.Ünlü yazar Amin Maalouf, Fransız Akademisi’nde Kenizé Mourad için düzenlenen törende şöyle demişti: “Arnavut yazar İsmail Kadare, ben ve Mourad, ‘Universe Ottoman’ı temsil ediyoruz.” Elbette, pragmatik bir Lübnanlı tüccarla, mütebahhir bir Fransız Lübnanlı yazar arasında fark olması kaçınılmazdır. Zaten büyükelçi bu millet tabirinin ne zaman farklılaştığını bilse olaylara başka türlü bakardı. Tıpkı II. Abdülhamid’in cihat bayrağı için “Hiç açılmaması, açılmasından iyidir” demesi gibi. Kısacası, ABD büyükelçisinin Osmanlı-İslam tarihine bakışının neyi izah ettiğinden pek emin değilim.ORTAK NOKTALARI BÖLGEYİ TANIMALARIYazın bu sıcak günlerinde, İstanbul’daki 14 Temmuz Fransız millî bayramı kutlaması Salı günü yapıldı. Büyükelçi ve Başkonsolos güzel bir tertip düzenlediler. İstanbul’un unutulmaz akşamlarından biriydi. Devlet Opera ve Balesi, Marseillaise’i ve İstiklâl Marşı’nı icra etti. Bale gösterisi de sunuldu. Ancak akşamın unutulmayacak yanı, büyükelçinin nutkuydu.Ünlü Türkologlarımızdan Paul Dumont’un kızı; Isabelle Dumont. Türk dünyası ve Türkçeyle çocukluktan beri ilintisi vardı ve saygın bir müzisyendir. Galiba iki büyükelçinin yakın ortak noktaları bölgeyi tanımaları. Ama Fransa’nın büyükelçisi gerçeği ve olması gerekeni ortaya koydu.1789 Fransız İhtilali’nin dayandığı ilkeler ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleri, 1920 Büyük Millet Meclisi’nden beri aynı ifade tarzında şekillenmiştir. “İkimizi yakınlaştıran şey budur” dedi. İsmini çok bağırmadan ama doğrudan doğruya tekrarladığı şeyin adını ben söyleyeyim: Laisizm. Büyükelçi Türkiye tarihine ne kadar nüfuzlu olduğunu gösterdi. Fransızcanın yanında Türkçe sunumunu da yaparken 1789’un eşitlik, kardeşlik, hürriyet ilkelerini 1920’nin şiarına eş tuttu. “Şiar” kavramını İttihatçılar hayatımıza getirdiler. Fransa ve Türkiye tarihindeki ortak noktalardan biridir. Bu kelimeyi kullanması onun iki ülkenin tarihine olan ustalıklı bakışından ileri geliyor.Şüphesiz ki eski dünyanın iki eski cumhuriyeti, Fransa ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan aslında 1920’den beri ortada olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. O havayı hissettik. Büyükelçi Isabelle Dumont’un nutku, gerçeği ve özlemi, daha doğrusu hep sahip çıkmamız gerekeni, başarıyla ifade etti. Günün asıl önemi de buydu.
Source: İlber Ortaylı
Sürpriz dönüşlerle karşılaşabiliriz
Geçmişten gelen yüklerimizle yüzleşmek ve içsel dengemizi kurmak için önemli bir döneme giriyoruz. Perşembe günü gerçekleşecek Merkür retrosunun etkilerini hafta başından itibaren hissetmeye başlayacağız. İletişimde aksaklıklar yaşanabilir, eski konular yeniden gündeme gelebilir.Bugün Ay tüm gün Kova burcunda olacak. Bireysellik ve toplumsal meseleler önem kazanıyor. Ayrıca bugün Satürn geri hareketine başlayacak. Balık burcundaki bu retro 29 Kasım’a kadar devam edecek. Sınırlar, sorumluluklar ve duygusal disiplin konularını gözden geçirebiliriz. Geçmişten gelen yüklerimizle yüzleşebiliriz.Yarın Ay sabaha karşı Balık burcuna geçerek daha duygusal, içedönük ve sezgisel bir atmosfer yaratacak. Hayallere dalmak, yaratıcı projelere yönelmek ya da dinlenmek için uygun bir gün. İşlerde netlik aramak yerine akışta kalmak daha iyi sonuç verebilir. Su elementinin yoğun etkisiyle empati kurmamız kolaylaşabilir ama dağınıklığımız artabilir.Salı Ay tüm gün Balık burcunda ilerleyerek duygusal hassasiyeti ve sezgileri arttırıyor. Gün boyunca romantik hayaller ve içsel farkındalık ön planda olabilir. Saat 20.08’den sonra Ay boşlukta olacak, bu yüzden önemli kararları günün erken saatlerinde halletmekte fayda var. Duygusal dalgalanmalara dikkat etmek gerek çünkü hayal kırıklıklarına açık bir atmosfer olabilir.Hareketli ve sabırsızızÇarşamba günü Ay sabah saatlerinde Koç burcuna geçecek. Daha hareketli ve sabırsız olacağız. Günü enerjik, aceleci ve biraz da tepkisel geçirebiliriz. Dürtüsel davranışlar ve sabırsızlık ilişkilerde gerilim yaratabilir. Merkür ile Venüs arasında oluşan sekstil açıysa iletişimde yumuşama ve tatlı bir uyum sağlayabilir.Perşembe Ay Koç burcunda ilerlemeye devam ediyor, bireysellik ve cesaret ön planda olacak. Ayrıca bugün Merkür retrosu başlıyor, üç hafta sürecek. İletişimde aksaklıklar yaşanabilir, eski konular yeniden gündeme gelebilir. Bir şeylere başlamaktan ziyade geçmişle ilgili konuları gözden geçirmek daha isabetli olur. Eski sevgililerden mesajlar gelirse şaşırmayın, bu retro dönemi sürpriz dönüşlere açık.Cuma günü Ay sabaha karşı boşluğa girecek. 10.58’de de Boğa burcuna geçerek günün enerjisini sakinleştirecek. Koç’un aceleci havasından sonra Boğa’nın sabitliği, istikrar ve huzur arayışı getirebilir. Güneş’le Şiron arasındaki kare açı özgüven eksikliğine ya da kendimizi ifade ederken zorlanmamıza sebep olabilir. Yaralarımızı başkalarına yansıtmamaya özen göstermeliyiz.19 Temmuz Cumartesi Ay tüm gün Boğa burcunda ilerleyerek huzur, güvenlik ve konfora olan ihtiyacımızı arttırıyor. Toprak elementinin etkisiyle maddi konular ve bedensel ihtiyaçlar ön plana çıkabilir. Doğada vakit geçirmek, güzel bir yemek yemek, masaj yaptırmak bizi mutlu edebilir. Fiziksel hazlar, yavaş tempolu aktiviteler ön planda.MERKÜR RETROSUNUN BURÇLARA ETKİLERİBeklenmedik karşılaşmalar yaşayabilirsinizKoç (21 Mart-19 Nisan)Merkür retrosu hayatınızın en çok aşk, ilişkiler ve hobiler alanını etkileyecek. Romantik ilişkilerde yanlış anlaşılmalar olabilir. Eski sevgililerden ani mesajlar gelebilir. Beklenmedik karşılaşmalar yaşayabilirsiniz. Eğer çocuklarınız varsa onlarla iletişiminizde sabırlı olmanız gerekebilir. Eğlenmek için yaptığınız planlarda ufak tefek problemler çıkabilir bu yüzden alternatif planlar işinize yarayabilir.Duygusal konuşmalarda kelimelere dikkat!Boğa (20 Nisan-20 Mayıs)Ev ve aile hayatınız biraz karışabilir. Aile üyeleriyle iletişimde yanlış anlaşılmalar yaşanabilir bu yüzden duygusal konuşmalarda kelimelerinizi dikkatli seçmelisiniz. Geçmişten gelen ailevi konular tekrar açılabilir ve çözülmemiş sorunlarla yüzleşmek durumunda kalabilirsiniz. Evde küçük teknolojik arızalar, internet bağlantısında kesintiler veya elektronik eşyaların bozulması söz konusu olabilir.Mesajlarınız yanlış kişilere gidebilirİkizler (21 Mayıs-20 Haziran)Retro sizin için ekstra önemli çünkü Merkür sizin yönetici gezegeniniz. Bu yüzden iletişim, seyahat, eğitim gibi konularda daha dikkatli olmalısınız. Günlük hayatınızda iletişim problemleri yaşayabilirsiniz. Örneğin mesajlarınız yanlış kişilere gidebilir, e-postalarınız gözden kaçabilir ya da basit konuşmalar bile beklenmedik tartışmalara dönebilir. Önemli detayları tekrar tekrar kontrol etmelisiniz.Alışveriş yaparken aldığınız ürünlere iyi bakınYengeç (21 Haziran-22 Temmuz)Maddi konular gündeminizde olacak. Retro döneminde harcamalarınıza dikkat edin. Ekstra bütçe işinizi kolaylaştırabilir. Alışveriş yaparken aldığınız ürünlerin kalitesine ve garantisine iyi bakın. Bunları iade etmek ya zorunda kalabilirsiniz. İş anlaşmaları, maaş görüşmeleri gibi önemli konularda gecikmeler ya da yanlış anlaşılmalar olabilir. Mümkünse büyük maddi kararları retro sonuna erteleyin.Sağlığınızla ilgili konuları gözden kaçırmayınAslan (23 Temmuz-22 Ağustos)Merkür retrosu hayatınızın pek çok alanında güçlü etkiler yaratabilir. Öncelikle kendinizi ifade etme biçiminiz biraz karışabilir. Sözleriniz yanlış anlaşılabilir. Kişisel projelerinizde beklenmedik gecikmeler yaşayabilirsiniz. Planlarınızda ani değişiklikler yapmak zorunda kalabilirsiniz. Sağlığınızla ilgili konularda bazı detayları gözden kaçırabilirsiniz. Kontrollerinizi ihmal etmemeye çalışın.Sosyalleşmeyi değil, yalnızlığıtercih edebilirsiniz Başak (23 Ağustos-22 Eylül)Zihniniz normalden daha yoğun olabilir. Düşüncelerinizde sürekli geçmiş meselelerle uğraşabilirsiniz. Bu süreçte eski korkular, endişeler ya da kaygılar tekrar gündeme gelebilir. Bu sizi biraz yorabilir. Dışarı çıkıp sosyalleşmek yerine yalnız kalıp iç hesaplaşmalar yapmak isteyebilirsiniz. Dedikodular veya gizli kalmış bilgiler bu dönemde ortaya çıkabilir. Bunlar sizi biraz şaşırtabilir.Paylaştığınız şeyler tepkilere yol açabilirTerazi (23 Eylül-22 Ekim)Sosyal çevrenizi ve geleceğe yönelik hedeflerinizi sorgulayabilirsiniz. Arkadaşlarınızla iletişiminizde yanlış anlaşılmalar yaşayabilirsiniz. Basit bir sohbet bile beklenmedik şekilde büyüyebilir. Grup projelerinde gecikmeler veya anlaşmazlıklar yaşanabilir. Sosyal medya üzerinden kurduğunuz iletişime dikkat etmeniz de önemli. Paylaştığınız şeyler beklenmedik tepkilere yol açabilir.Sözlerinizin net olmasına özen gösterinAkrep (23 Ekim-21 Kasım)Kariyer ve sosyal statünüzle ilgili gelişmeler olabilir. İşyerinde iletişim problemleri veya teknik aksaklıklarla karşılaşabilirsiniz. Yöneticilerinizle yapacağınız görüşmelerde sözlerinizin net olmasına ekstra özen göstermelisiniz. Daha önce başvuru yaptığınız ama cevap alamadığınız işlerden beklenmedik dönüşler alabilirsiniz. Fakat resmi evraklar ve sözleşmelerde detayları iyi kontrol edin.Hayata bakış açınızı sorgulayabilirsiniz Yay (22 Kasım-21 Aralık)Bu dönemde yurtdışı bağlantılı planlarınızda veya seyahatlerinizde aksaklıklar yaşayabilirsiniz. Özellikle vize, pasaport ya da resmi belgelerle ilgili işlemlerinizi iki kez kontrol edin. Akademik konularda iletişim kopukluğu olabilir. Merkür retrosu uzaklarda yaşayan arkadaşlarınızdan sürpriz haberler getirebilir. İnançlarınız ve hayata bakış açınız konusunda derin bir sorgulama sürecine girebilirsiniz.Var olan kaynaklarınızı korumaya çalışınOğlak (22 Aralık-21 Ocak)Banka işlemlerinde, kredi başvurularında veya ortak gelirlerde karışıklık yaşayabilirsiniz. Retronun etkisiyle eski borçlarınızın tekrar gündeme gelmesi mümkün. Riskli yatırımlar yapmak yerine var olan kaynaklarınızı korumaya çalışın. İş ortaklığı yaptığınız kişilerle iletişiminizde dikkatli olun; yanlış anlaşılmalar doğabilir. Merkür retrosu iç dünyanızda gizli kalmış korkuları da ortaya çıkarabilir.Bugünlerde acele karar almamak en doğrusuKova (22 Ocak-18 Şubat)Eşiniz, sevgiliniz veya iş ortağınızla iletişiminize dikkat etmeniz gerekebilir. Yanlış anlaşılmalar küçük gerginliklere neden olabilir. Eskiden ilişki yaşadığınız kişilerin beklenmedik şekilde karşına çıkması sizi şaşırtabilir. İlişki sorunlarınız varsa bu dönemde geçmiş meseleler tekrar gündeme gelerek sizi bazı yüzleşmelere zorlayabilir. Bugünlerde acele karar almamak en doğrusu.Plan yaparken alternatif çözümler zaman kazandırırBalık (19 Şubat-20 Mart)İş hayatınızda bazı karışıklıklar veya iletişim problemleri yaşayabilirsiniz. Özellikle çalışma arkadaşlarınızla aranızda küçük yanlış anlaşılmalar olabilir. Günlük rutinlerinizde küçük aksaklıklar yaşayabilirsiniz. Planlarınızı yaparken alternatif çözümler üretmek size zaman kazandırabilir. Kendinizi yorgun hissedebilirsiniz bu yüzden retro süresince bol bol dinlenmeye ve rahatlamaya çalışın.
Source: Dinçer Güner
Çocuklar acı içinde can veriyor
Soykırımcı İsrail ordusunun 7 Ekim 2023″ten bu yana Gazze Şeridi”ne düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı son 24 saatte 59 artarak 57 bin 882″ye yükseldi. Bölgedeki açlık ise her geçen saat biraz daha derinleşiyor. İnsanlar, yiyecek bulabilmek için yardım merkezlerine gidiyor. Ancak, İsrail güçleri bir parça ekmek için gelen aç Filistinlileri hedef alıyor. Yardım dağıtım merkezleri korku, ölüm ve toplu katliam merkezlerine dönüştüğü için insanlar yardım almaya gitmeye korkuyor. Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre Gazze”deki yardım dağıtımları sırasında 27 Mayıs”tan beri 805 Filistinli yaşamını yitirdi. İsrail ordusu büyük bir gıda krizinin yaşandığı Gazze Şeridi”nde balıkçıların denize açılmasını da yasakladı. Birleşmiş Milletler (BM) Sözcüsü Stephane Dujarric, İsrail”in Gazze Şeridi”ne insani yardım sevkiyatını kısıtlamasının “hayati tehlike” oluşturduğu uyarısında bulundu. HİZMETLER DURACAK Dujarric, “Ateşkesin olmadığı her gün, Gazze”de önlenebilir ölümler yaşanıyor. Çocuklar acı içinde can veriyor, insanlar yardıma ulaşmaya çalışırken vuruluyor” dedi. Gazze”deki yakıt krizinin de giderek derinleştiğine dikkati çeken Dujarric, mevcut kısıtlamaların derhal kaldırılmaması halinde daha fazla hizmetin duracağını kaydetti. İsrail”in BM ekiplerinin Gazze”nin kuzeyine yakıt götürmesine izin vermediğini belirten Dujarric, geçtiğimiz perşembe günü Gazze Şehri”nde 18 yaralının enkaz altında kaldığı bir bölgeye erişimi de engellediğini ve bu kişilerin tamamının hayatını kaybettiğini söyledi. Dujarric, İsrail”in son 130 günü aşkın süredir Gazze”ye hiçbir barınma malzemesinin girişine izin vermediğini sözlerine ekledi. GAZZELİLERİ HIZLI BİR ŞEKİLDE YERİNDEN ETMEYİ PLANLIYORLAR Tel Aviv yönetimi yaklaşık 600 bin Filistinliyi bir araya getirmeyi ve Filistinlileri yerinden etmeyi amaçlayan “insani yardım kenti” projesini dayatmaya çalışıyor. İsrail basınındaki haberlere göre, “insani yardım kenti” adıyla faaliyet gösterecek kampın Gazze Şeridi”nin güneyindeki Refah kentinin yıkıntıları üzerinde kurulması planlanıyor. Gazze”de 7 Ekim 2023″ten bu yana soykırım sürdüren İsrail”in, Filistinlilerin girebileceği ancak çıkışı yasak olan bu kamp yoluyla Gazze”deki nüfusu yerinden ederek bölgeyi boşaltmak istediği belirtiliyor. ATEŞKES “ÇÖKMENİN EŞİĞİNDE” İngiliz yayın kuruluşu BBC”ye konuşan Filistinli yetkililer, Gazze”de ateşkes ve esir takası anlaşmasına ilişkin yürütülen müzakerelerin “çökmenin eşiğinde” olduğunu ifade etti. Yetkililer, İsrail ile Hamas arasında Katar”da yürütülen müzakerelerin son durumuna ilişkin bilgi verdi. Bir yetkili, İsrail”in Başbakan Binyamin Netanyahu”nun ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmek üzere Washington”a yaptığı ziyaretle “zaman kazandığını” ve Doha”ya anlaşmazlıkların temel noktalarında karar alma yetkisi olmayan bir heyet göndererek “süreci kasıtlı olarak geciktirdiğini” söyledi. Üst düzey bir Filistinli müzakereci, “(İsrailliler) Bu görüşmeler konusunda hiçbir zaman ciddi olmadılar. Bu görüşmeleri zaman kazanmak ve sahte bir ilerleme imajı oluşturmak için kullandılar” şeklinde konuştu.
Source: Sabah
Suyu kesen ev sahibi tehditten yargılanacak
İstanbul Kadıköy”de bir kiracı-ev sahibi anlaşmazlığı, savcılığa taşınan ciddi iddialarla gündeme geldi. Bilgisayar mühendisi 28 yaşındaki Sinan S., 2020 yılından beri kiracısı olduğu Şevket P. (56) ile yaşadığı sorunlar nedeniyle şikâyetçi oldu. İddiaya göre ev sahibi, evi kendi kullanmak istediği gerekçesiyle kiracının evi boşaltmasını talep etti. Ancak Sinan S., kira sözleşmesinin devam ettiğini belirterek bu talebi kabul etmedi. EVİN SUYUNU KESTİLER Bunun üzerine geçen yıl temmuz ayında, ev sahibi Şevket P., kardeşi Levent P. ile birlikte kiracının evine gitti. Burada “Evi boşalt, ev bana lazım” diyerek kiracıyı tekrar tahliyeye zorladı. Tartışmanın büyümesi üzerine Levent P., “Ağabeyim ne diyorsa yapacaksın. Seni burada barındırmam, huzursuz ederiz” şeklinde sözler sarf ederek kiracının üzerine yürüdü. Olaydan birkaç gün sonra akşam eve dönen Sinan S., evin suyunun kesik olduğunu fark etti. İnceleme sonucunda suyun ev sahibi tarafından kesildiğini öne süren kiracı, karakola giderek hem Şevket P. hem de kardeşi hakkında şikâyette bulundu. “Susuz kaldım, huzurum kaçtı.” diyen Sinan S., bu durumun kendisini psikolojik olarak yıprattığını ifade etti. Levent P., Sinan S. DAVA AÇILDI Şikâyet üzerine Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “kişilerin huzur ve sükûnunu bozma” ve “tehdit” suçlarından soruşturma başlatıldı. İfade veren ev sahibi suyu kendisinin kesmediğini, kiracının da sonrasında evi boşalttığını savundu. Kardeş Levent P. ise sadece tartışmayı yatıştırmaya çalıştığını, suçlamaları kabul etmediğini söyledi. Soruşturma süreci devam ederken, olay kiracıev sahibi ilişkilerinde yaşanan sorunların ulaştığı boyutu bir kez daha gözler önüne serdi.
Source: Arzu Kaya
Murat Ülker itiraz etti, AKP geri adım atmadı
Normal şartlar altında 1 Temmuz itibarıyla tatile girmesi gereken Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), gündem yoğunluğu gerekçesiyle çalışma takvimini 24 Temmuz”a kadar uzattı. Meclis”e gelecek hafta sunulacak kanun teklifleri arasında ekonomi alanındaki düzenlemelerin yanı sıra, enerji ve sağlık alanlarındaki bazı kanun teklifleri de yer alacak. KENEVİR YASASI MECLİS”E GELİYOR Haziran ayında AKP tarafından kamuoyuna duyurulan ve tıbbi amaçlı satılacak kenevirin eczanelerde yasal hale gelmesini öngören düzenlemeye çok sayıda tepki gelirken, kanun teklifi için en sert açıklama Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker”den gelmişti. Türkiye”nin en zengin iş insanı olan Murat Ülker, değişikliğin “sosyal felakete” yol açabileceğine dikkat çekmiş, TBMM çatısı altındaki milletvekillerine seslenerek kenevir yasasını kabul etmemeleri çağrısında bulunmuştu. TEPKİLER DİNLENMEDİ, DÜZENLEME MECLİS”E GELİYOR Kamuoyunda gösterilen tüm tepkilere rağmen, AKP tarafından Meclis”e sunulan ve TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu”nda kabul edilen düzenleme geri çekilmedi. Gelecek hafta TBMM Genel Kurulu”nda oylanacak düzenlemenin kabul edilmesi ve Meclis tatile girmeden önce Cumhurbaşkanı Erdoğan”ın imzasıyla yasalaşması bekleniyor.
Source: Derleyen: Mustafa Balcı
İTÜ mezuniyetinde skandal olay! Ayet yazılı pankartı hazmedemediler
İstanbul Teknik Üniversitesi Bilgisayar ve Bilişim Fakültesi”nin mezuniyet töreninde skandal bir olay yaşandı.Diplomasını alıp sahneye çıkan bir grup öğrenci, En”âm Suresi 162. ayetin yazılı olduğu bir pankart açtı. Başka bir grup ise “De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi olan Allah içindir” yazan pankartın önüne geçerek görüntü verilmesini engellemeye çalıştı.Ayete yönelik hazımsızlıklarını gözler önüne seren grup ile pankartı taşıyan öğrenciler arasında gergin anlar yaşandı. Grup pankartın önünde “Türkiye laiktir laik kalacak” sloganı attı.Kur”an-ı Kerim”e saygısızlık eden grup, sosyal medyada paylaştıkları tweetler ile “Kur”an bizi temsil etmiyor” dedi.
Source: Www.star.com.tr
13 Temmuz”da magazin gündemi yine çok dolu! Özcan Deniz”in ailesinde sular durulmuyor…
13 Temmuz”da magazin dünyası yine hareketli ve sürpriz gelişmelerle dolu. Ünlü isimlerin hayatlarından dikkat çeken olaylar, aile içi krizler ve gündeme bomba gibi düşen haberler magazin severlerin ilgi odağı olmaya devam ediyor.
Source: Sabah
Kadınlara sözlü tacizde bulunan adama mahalle dayağı
Bursa”da, kadınlara sözlü tacizde bulunduğu iddia edilen bir kişi, mahalle sakinleri tarafından darp edildi. Şüphelinin meydan dayağı yediği anlar cep telefonu kamerasına yansıdı.Olay, akşam saatlerinde Osmangazi ilçesi Emek Mahallesi”nde meydana geldi. İddiaya göre, sokakta yürüyen kadınlara rahatsızlık verdiği öne sürülen şahıs, mahalle halkının tepkisiyle karşılaştı. SOKAK ORTASINDA DÖVDÜLER Kalabalık bir grup, şahsı yakalayarak sokak ortasında dövdü. Şiddet anları çevredeki vatandaşların cep telefonu kameralarına saniye saniye yansıdı. Görüntülerde, çok sayıda kişinin şahsa tekme ve yumruklarla saldırdığı görülüyor. KAMYONETİN ARKASINA ATLAYIP KAÇTI Darp edilen şahıs olay yerinden güçlükle bir kamyonetin arkasına atlayıp kaçtı. Polis, olayla ilgili soruşturma başlattı.
Source: Erdem Aksoy
Mazlumların adı yok
Geçtiğimiz Cuma günü Srebrenitsa soykırımının 30. Yıldönümü idi. Sırp çetecilerin 30 yıl önce katlettiği 8.372 silahsız Boşnak, soykırım mezarlığında anıldı.
Anmalara katılanlar arasında Bosna Hersek başkanlık konseyinin Boşnak üyesi de vardır. Hırvat üye anmalarda yer almasa da bir anma mesajı yayınladı. Sırp üye Zeljka Cvijanoviç’in ise her zamanki gibi sesi çıkmadı.
Nedir bu başkanlık konseyi diyecek olursanız….
Savaş yılları her ne kadar geride kalmış olsa da ülkenin siyasi yapısı etnik bölünmüşlük üzerine yükseliyor. Etnik bölünmüşlüğü garantileyen belge, Bosna Hersek’in başına geçirilmiş Dayton Anlaşması. Anlaşma, devlet başkanlığını üç üyeli bir konsey olarak tanımlıyor. Konseyin bir üyesi Sırp, bir üyesi Hırvat ve bir üyesi de Boşnak.
Ülke, kağıt üzerinde bütün görünse de fiilen bölünmüş halde. En kötüsü de Sırpların, Boşnaklara yönelik soykırım hakkında zerrece suçluluk duymamaları, aksine bunu bir tür “onur savaşı” olarak görmeleri.
Srebrenitsa belediyesi ırkçı Sırp parti Bağımsız Sosyal Demokrat İttifakına ait. Soykırım anmalarının olduğu günün akşamı, Srebrenitsa meydanında hoparlörlerden Sırpça nefret şarkıları çalınmış. Soykırımın yıldönümünde, ırkçı Sırpları kutsayan ve “Tanrı Sırptır” diyecek kadar ileri giden iğrenç sözler şehrin sokaklarında yankılanmış…
Dünyada işlediği soykırım veya katliam suçundan utanmayan kaç halk var? Emin olun Bosnalı Sırplar yalnız değiller…
En başta işte gözümüzün önünde sürüp giden Gazze soykırımının failleri İsrailliler var.
Sonra dünyanın her coğrafyasında sayısız kitle kırımına imza atmış Amerikalılar.
Sonra Müslümanlara yönelik programları ile ünlü Hindu faşistleri…
Ama misal Almanlar, geçen yüzyıl Yahudilere yaptıkları sebebi ile korkunç bir suçluluk duygusu yaşıyorlar. Bu duygu o kadar ağır bir psikoza dönüşmüş ki bugün İsrail’deki faşist rejimin suçlarını dahi göremiyorlar.
Acaba bu Almanlar ile İsrailliler, Sırplar veya Amerikalılar arasındaki bir fark mıdır?
Yani diyorum ki acaba Almanlar, diğerlerinden daha medeni, daha vicdanlı oldukları için mi kendi suçları ile ilgili böylesine dürüst ve hassaslar?
Diyelim ki öyle…. Peki o zaman aynı Almanlar neden Gazze’de sürmekte olan soykırım ile ilgili tek söz etmiyorlar?
Ya da… Neden aynı Almanlar, 1904 yılında Namibya’da yaptıkları korkunç soykırımın sorumluluğunu kabul etmiyorlar?
Belki de “soykırım suçluluk duygusunda” belirleyici olan fail değil, kurbandır, kim bilir?
Öyle ya bugüne dek dünya üzerinde uluslararası hukuk anlamında SOYKIRIM/JENOSİD sıfatını kazanabilen bir tek Almanların Yahudilere yönelik katliamı var.
Namibya’daki, Kongo’daki, Angola’daki, Habeşistan’daki Afrikalılar kayda değer bulunmuyor.
Ön Asya’daki, Afganistan’daki, Myanmar’daki, Gazze’deki Müslümanlar kayda değer bulunmuyor.
Amerika’daki yerliler kayda değer bulunmuyor…
İnsanlık suçları denilen tasnifler, ancak Yahudiler söz konusu olunca hatırlanıyor.
Duygu Asena, yıllar önce kadının ezilmişliğini anlatmak için yazdığı kitaba “Kadının Adı Yok” ismini vermişti. Gerçekten şu dünyada Müslümanların adı yok, şu zalim dünyada mazlumların adı yok.
Gaffar Yakınca / Haber7
Source: Gaffar Yak
Başbağları ve Srebrenitsayı Unutmadık
Temmuz ayları geldiğinde sevgili Ali Taşdelen canlanır hayalimde.
Şehadeti üzerinden bunca zaman geçti.
Ama o, baktıkça yüzünde huzur bulacağınız güzel bir kardeşimizdi.
1993 yılının 5 Temmuz akşamı yani, 32 yıl önce Erzincan’a 220 km mesafedeki Başbağlar Köyünde cumhuriyet tarihinin en büyük toplu katliamlarından biri yaşanmıştı.
İşte o katliamda şehit düştü Ali.
Kemaliye İlçesine bağlı bu şirin köyümüzde akşam namazı vakti işlenen bu cinayetin yaraları hala taze, hala canlı ve hala dipdiri duruyor yüreklerimizde.
Başbağlar katliamı, insan soyunun ne kadar vahşi, zalim ve acımasız olabileceğine en canlı örnek olarak gösterilecek bu ve benzeri vahşetlerin, çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakacağımız geçmişimizde ne yazık ki, utanç dolu olması ile de unutulmaz bir cinayettir.
PKK en vahşi cinayetlerinden biri olan bu cinayeti işlerken, üç gün önceki iki Temmuz’da, Sivas’taki Madımak Otelinde yaşanan ve yine bu ülkenin insanlarının kanının akıtıldığı acı olayları bahane etmişti.
Oyun değişmemişti; yeni, Alevi-Sünni kavgalarını tetiklemek.
Yüzlerce yıl bu coğrafyada birlikte yaşamış; komşuluk yapmış, omuz omuza vererek düşmana karşı savaşmış, aynı inancı paylaşmış, aynı kıbleye yönelmiş, aynı topraktan bir çınar gibi yükselmiş ağacın dalları olarak ortak acı ve sevinci paylaşmış bu insanlar niçin birbirini öldürdüler?
Düşünebildiler mi?
Düşünemediler.
Çünkü buna fırsat verilmedi.
Sadece cumhuriyeti baz alsak bile 46 yıl birbiriyle kardeşçe yaşayanlar neden 1960’lardan 2000’lere kadar birbirinin kanını döktüler?
2 Haziran 1966’da Muğla Ortaca’da başlayan ve bir kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylarla ilk fitil ateşlenmişti.
11 Haziran 1967’de Elbistan’da,
18 Ocak 1968’de Malatya’da,
15 Aralık 1968’de Hekimhan’da,
5 Mart 1971’de Kırıkhan’da,
23 Şubat 1975’de Erzincan’da,
17 Nisan 1978’de Malatya’da,
4 Eylül 1978’de Sivas’da,
22-24 Eylül’de Kahramanmaraş’ta,
28 Mayıs 1980’de Çorum’da meydana gelen toplumsal olaylarda yüzlerce insan öldü ve ocaklar söndü, binlerce iş yeri tahrip edildi, evler ateşe verildi, binlerce araç tahrip edildi.
Kim kazandı?
Cevap çok acı, çok yaralayıcı;
Zemini bizim kanlarımızla sulayarak temelini attılar, hazırlık yaptılar ve Çorum olaylarından üç ay sonra 12 Eylül darbesini yaptırdılar.
Sonucunda “bizim çocuklara” bu darbeyi yaptıran ABD kazandı.
Kaybeden bu vatanın evlatları oldu.
Ders aldık mi peki?
GAZİ OLAYLARI İLE BÜYÜK ŞEHİRLERDEKİ AYRIŞMANIN TEMELİ ATILDI
2 Temmuz 1993’de Sivas’da,
5 Temmuz 1993’de Başbağlar’da,
12 Mart 1995’de İstanbul Gazi’de yeniden birbirimize kanımızı döktürdüler.
Bunca yaşanan toplumsal olaylar haricinde 1970’lerde günde ortalama 20 genç fidemizi de, sağcı-solcu kavgasında toprağa verdik.
Bunlar arasında hiç şüphesiz Gazi Olayları çok büyük bir tuzak ve provokasyon olarak tarihimizde ibretlik bir olaydır.
Çünkü Gazi Olayları dışındaki bütün Âlevi-Sünni olayları Anadolu’da olmuştur.
Metropollerde benzeri bir olay yaşanmamıştır.
Gazi Olayları İstanbul’da olmuştur ve kutuplaşmanın temelleri o akşam orada, Gazide atılmıştır.
Öte yandan bu coğrafyada yüzyıllardan beri Alevilerle Sünniler arasında yaşandığı iddia edilen yalan yanlış yüzlerce uydurma masal anlatılır.
Nakledilen ve ne Alevilere ne de Sünnilere asırlar sonra bile hala acı ve gözyaşından başka hiçbir faydası olmayan bu kanlı iddiaların taşıyıcıları da ne yazık ki biziz, kendimiziz.
Kendi cehaletimiz yüzünden bir türlü bu Kan Davasını (!) bitiremedik.
Biz bitirmeyince ve bu kanlı masalları dilden dile taşıyınca, intikam duygularımızı körükleyen, bizi birbirimize kırdırmaktan çıkar sağlayanlar da sürekli ellerini oğuşturup fırsat kolladılar ve ilk fırsatta gençlerimizin eline ateşi tutuşturdular.
Cumhuriyet’in kurucu kadroları da ne yazık ki, bizim birbirimize olan muhabbetimizi bitiren batı kaynaklı toplumsal temellere yer vererek intikam ateşinin altını beslediler.
Bugün hala en ufak bir fırsatını bulmaya çalışan, Alevilerle Sünnileri birbirine kırdırmak isteyen onlarca kişi, kurum, dernek ve kuruluş var.
Bunların bir kısmı yurt dışında, hatırı sayılır bir kısmı da yurt içindedir.
Bu kışkırtıcı ve fırsat kollayıcı düşmana karşı, bir parça teselli edici olanı ise halkımızın, Anadolu’da onlarca Sünni-Alevi kavgasından ders almış olmasıdır.
Başbağlar köyünde vahşice katledilen 33 canımız arasında uzun zaman birlikte çalıştığımız, mesai arkadaşım Ali Taşdelen ve 33 canımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve metanet diliyorum.
Umalım ve dileyelim ki; ırkçı bir bakış açısı ile toplumumuzun arasına dinamit koymak isteyen, Jön Türk ve İttihat Terkki ihanetinden ders almayan ve aramızda dolaşan gafiller akıllarını başına alırlar.
STEBRENİTSAYI UNUTMADIK UNUTTURMAYACAĞIZ
Aslında Srebrenitsa”dan önce de unutamadığımız ama unuttuğumuz sanılan öyle çok şehrimiz var ki, bunların her biri hafızalarımızda belli belirsiz izler bırakmış olarak yaşıyorlar.
Kimi Ortadoğu”dan, kimi Asya”dan, kimi Afrika”dan, kimi İspanya”dan …yüz yıllardır şehirlerimiz kan ağlıyor.
Sebep mi sordunuz?
Sebep de çok; hırsımız, nefsimiz, cehaletimiz, çekememezliğimiz ama en çok da ihanetimiz yaraladı şehirlerimizi.
İsterseniz Mekke”den yola çıkın, Kara bir cehaletin sebep olduğu tarihin en acımasız sürgününe tanık oldu o kutlu belde.
Sonra Medine, Kûfe, Bağdat, Şam, Kudüs, Endülüs, Buhara, Semerkand, San”a, Gazze, Bosna, Çanakkale, Trablus, Basra, Halep, Kahire, Çeçenya, Kabil, Cezayir, Üsküp, Kırım, Hama…ve daha yüzlercesi.
Ve yüzlerce şair bu şehirlerimizden birçoğunun acılarını paylaşmıştır.
Srebrenitsa da bugün Gazze’de yaşananlar gibi Batı”nın, çağdaş dünyanın, Avrupa”nın ve Hristiyan aleminin en büyük utançlarından ve yüz karasındandır.
Bu leke Avrupa”nın ve Hristiyan dünyanın siciline öylesine derin ve kapkara bir şekilde işlenmiştir ki, dünya durdukça bu kahpeliğin lekesini asla kazıyamazlar.
1995 yılında Yugoslavya iç savaşı sırasında Sırp katiller Müslüman Boşnakları Srebrenitsa”da kuşatırlar.
Şehri Birleşmiş Milletler adına koruyan Hollandalı askerlerin komutanı Boşnaklara teslim olmalarını, BM’nin yani, kendilerinin güvencesi altında olduklarını söyleyerek Boşnakları silahsızlandırdıktan sonra gözü dönmüş Sırp katillerin eline teslim ettiler.
Ve Hollandalı komutan, askerleriyle birlikte, Srebrenitsada on bin dolayında Müslümanın hunharca katledilişini BM adına izledi.
O gün bugündür Boşnaklar adalet (!) arıyorlar ve Hollanda Yüksek Mahkemesi Hollanda”yı bu katliamdan ” kısmen sorumlu ” tuttu.
Güya vicdanlarını rahatlattılar.
Hangi vicdan?
Olmayan şeyin rahatlatılması söz konusu olabilir mi?
Bir de unutulmaması gereken, şu var tabi: nerede ve ne zaman olursa olsun, Müslümanlara karşı “kutsal ” savaşı yürütmek, (oro, honor, evangelio). “Hristiyan olmayan düşmanı yok etmek ve elindekine sahip olmak”, ideallerinden hiçbir zaman vazgeçmediler.
Ama, ne demişti bilge kral Aliya İzzet Begoviç:
“Saraybosna, Allah’ın yardımı ve bizim de çabalarımızla ya siyasi ya da askeri araçlarla, elbet kuşatmadan kurtarılacak, (..) Harap düşmüş olmalarına ve karanlığa rağmen umutlarını kaybetmesinler, büyük bayramların sembolize ettiği iyiliğin ve ışığın gücünün nihayet galip geleceğine inansınlar”.
Ferman Karaçam
YouTube : youtube.com/c/Ferman Karaçam
Twitter : twitter.com/fermankaracam
Instagram : instagram.com/fermankaracam
Facebook : facebook.com/karacamferman
E-mail : fermankaracam@gmail.com
Web Sitesi : fermankaracam.com
Source: Ferman Kara
Yaralarımızla barışmanın anahtarı! Sen kendine sarıldıkça hayat da sana sarılır
Hayat bazen bizi incitir. Bunu kabullenmek zor ama gerçektir. Bazen en güvendiğimiz kişilerden gelir yara, bazen hiç beklemediğimiz bir andan. Bazen çocukluğumuzdan taşıdığımız izler olur, bazen yetişkinliğin telaşında bastırdığımız kırgınlıklar. Ve ne yazık ki, çoğumuz bu yaralarla ne yapacağımızı bilemeyiz. Kimimiz yok sayarız, “Geçti” deriz, unutur gibi yaparız. Kimimiz güçlü görünmek uğruna gülümser, ama içimizde kocaman bir boşluk taşırız. Kimimizse “Ben iyiyim” diyerek, aslında iyi olmadığımız bir gerçeği yutkunarak yaşarız. Çünkü bu dünyada bize en çok öğretilen şeylerden biri şudur: Acını gösterme, kırılgan olma Oysa insan dediğin, kırılabilen bir varlıktır. İnsanın en derin gücü, bazen en derin kırılganlığının içindedir. Bu yazıda, yaralarımızı gizlemek mi yoksa onlarla barışmak mı bize daha iyi gelir, bunu birlikte keşfetmeye çalışacağız. Çünkü belki de asıl güç, acıyı bastırmakta değil, onunla barışabilmektedir. Neden yaralarımızı saklarız? Çünkü öyle öğrettiler. Toplum bize güçlü olmanın, duyguları bastırmakla mümkün olduğunu söyledi. Ağlamayan çocuklar alkışlandı. Sessiz kalan kadınlar “olgun” sayıldı. Acı çeken erkeklere “adam gibi adam” denildi. Bize dediler ki: “Geçmiş geçmişte kaldı.” “Olan oldu, önüne bak.” “Ağlayarak bir şey çözülmez.” “Unut gitsin.” Ve biz unuttuk sandık. Ama unuttuğumuz şey acı değil, acının dile dökülememiş haliydi. Bastırdıkça büyüdü, konuşmadıkça içimize çöktü. Aslında yaralarımızı saklamamızın en derin nedeni, yeniden aynı acıyı yaşamaktan korkmamızdır. Kendimizi korumak için unutur gibi yaparız. İnsan, kalbinin dayanamayacağına inandığı her şeyi bastırır. Ama şunu unuturuz: Bastırmak iyileştirmez, sadece geciktirir Beden unutmaz. Zihin susar, ama kalp hatırlar. Yıllar sonra bir koku, bir şarkı, bir bakış yeniden açar o kapanmayan yarayı. Kendimizi korumak uğruna sakladığımız her yara, aslında bizi içten içe tüketir. Ve zamanla fark etmeden, o acıyla şekillenir hayatımız. Sevme biçimimiz… Güvenme şeklimiz… Yakınlık kurma cesaretimiz… Hepsi o bastırılmış acıdan pay alır. O zaman sormak gerekir: Bir yara gizlendiğinde geçer mi? Bir yarayla nasıl barışılır? Yara iyileşmek için önce görülmek ister. Tıpkı ağlayan bir çocuğun önce “duyulmak” istemesi gibi… Yaralarımız da duyulmak ister. Saklandıkları karanlık yerlerden gün ışığına çıkarılmak, anlam bulmak, ifade edilmek isterler. Ama bu kolay değildir. Çünkü bir yara ile yüzleşmek, sadece geçmişte olanı hatırlamak değil, aynı zamanda o ana dair hissettiklerimizi de yeniden yaşamak demektir. Ve bu bizi korkutur. Ama şifa da tam burada başlar. Bir yarayla barışmak için önce onu yargılamadan tanımak gerekir. “Ben bu acıyı neden hissettim?” değil… “Bu acıyı hisseden yanım neye ihtiyaç duyuyordu?” diye sormak gerekir. Çünkü bazı yaralarımız sadece yaşadıklarımızdan değil, o anda alamadığımız sevgiden, duyulmamış hislerden, sarılmamış bir çocuktan doğar. Bazen içimizde hâlâ bekleyen küçük bir “ben” vardır. Yalnız kalmış, anlaşılmamış, anlatamamış bir hâlimiz… İşte o yanımıza dönüp, onunla konuşmaya başladığımızda barış başlar. “Senin orada olduğunu fark ettim” diyebildiğimizde… Barışmak, acıyı yok saymak değil; onun varlığını kabul etmek, ona alan açmaktır. İçimizdeki acıya şefkat gösterdiğimizde, o acı da zamanla sesini yavaş yavaş kısar. Çünkü anlaşılmak, her yarayı biraz olsun iyileştirir. KABULLENMEK TESLİM OLMAK MIDIR? Bu soruyu birçok kişi sorar: “Acımı kabullenirsem, ona teslim mi olmuş olurum? Bu, mücadeleyi bırakmak değil mi?” Hayır. Kabullenmek, vazgeçmek değil; direnmekten vazgeçmektir. Çünkü en çok da içsel savaşlar yorar insanı. Geçmişi değiştirmeye çalışmak, yaşanmışı yok saymak, hissettiğini inkâr etmek… Bunlar insanın ruhunu içten içe tüketir. Kabullenmek, “Bu oldu ve ben bunu yaşadım” diyebilmektir. Bir yara varsa, artık onun var olduğunu kabul etmektir. Bu, ona teslim olmak değil; onun üzerimizdeki etkisini dönüştürmeye giden ilk adımdır. Direndiğimiz şey büyür. Ama kabul ettiğimiz şey dönüşür. Acı, biz ona karşı direndikçe daha da sertleşir. Ama biz ona kalpten bir “tamam” dediğimizde, sanki ilk kez yumuşar. SEN KENDİNE SARILDIKÇA, HAYAT DA SANA SARILMAYA BAŞLAR Unutma, yara izleri utanç değil, hayatta kaldığının ve büyüdüğünün işaretidir. Ve bazı yaralar, iyileştikten sonra en çok başkalarına umut olur. Bazen en derin şifa, “Artık iyiyim” demekte değil… “O günlerde bile elimden geleni yapmışım” diyerek kendine şefkat gösterebilmektedir. Ve bil ki, sen kendine sarıldıkça… Hayat da yavaşça sana sarılmaya başlar. ŞİFA, HATIRLADIĞINDA ACITMAYAN BİR YARA HALİDİR Zamanla bazı yaralar kabuk bağlar. Ama her kabuk iyileşme demek değildir. Gerçek şifa, o yarayı hatırladığında artık içinde bir sızı değil, bir bilgelik taşıyorsan başlamıştır. Çünkü her yara, eğer izin verirsek bize bir şey öğretir. Kendimizi, sınırlarımızı, ihtiyaçlarımızı ve hassasiyetlerimizi tanımamıza vesile olur. Bazen bir yara, bizi en çok kendimize yaklaştırır. İçsel şifa, geçmişi silmek değildir. Ona yeni bir yer vermektir. Kırılmış yanlarımızla barıştıkça, içimizde parça parça duran ne varsa yavaşça bir araya gelmeye başlar. Ve işte o zaman fark ederiz ki; biz yalnızca yaşadıklarımız değiliz. Biz, yaşadıklarımıza verdiğimiz tepkileriz. Bu konuyu daha önce DAT sistemiyle – yani Durum, Anlam, Tepki modeliyle – anlatmıştım: Hayatta başımıza gelen olay değil, o olaya yüklediğimiz anlam ve ardından verdiğimiz tepki şekillendirir bizi. Ve bu farkındalık, dönüşümün kapısını aralar.
Source: Hakan Mengüç
İnternetsiz mesajlaşma uygulaması!
Twitter’ın (şimdi X) kurucu ortaklarından ve Block’un CEO’su Jack Dorsey, 7 Temmuz 2025’te yeni bir projeyle teknoloji dünyasının gündemine oturdu: Bitchat. İnternet bağlantısına ihtiyaç duymadan Bluetooth mesh ağları üzerinden çalışan bu mesajlaşma uygulaması, merkeziyetsiz yapısı ve uçtan uca şifrelemesiyle öne çıkıyor. Dorsey’nin “hafta sonu projesi” olarak nitelendirdiği Bitchat, protestolar, doğal afetler veya internet erişiminin sınırlı olduğu bölgelerde iletişim kurmayı amaçlıyor. Peki, Bitchat nasıl bir uygulama ve neden bu kadar ilgi çekiyor? İşte tüm detaylar! BITCHAT NEDİR VE NASIL ÇALIŞIR? Bitchat, geleneksel mesajlaşma uygulamalarından farklı olarak Wi-Fi, mobil veri veya merkezi sunuculara ihtiyaç duymuyor. Bluetooth Low Energy (BLE) teknolojisiyle oluşturulan mesh ağ üzerinden cihazlar arasında doğrudan iletişim sağlıyor. Bu sistemde her cihaz, hem gönderici hem de aktarıcı olarak çalışarak mesajları yakındaki cihazlara iletiyor. Alıcı, göndericinin Bluetooth menzilinde değilse, mesajlar diğer cihazlar üzerinden “atlanarak” hedefe ulaşıyor. Öne çıkan özellikleri neler?: Merkeziyetsiz İletişim: Mesajlar sunucularda saklanmıyor, yalnızca cihazlarda geçici olarak tutuluyor ve varsayılan olarak siliniyor. Uçtan Uca Şifreleme: Mesajlar yalnızca gönderici ve alıcı tarafından okunabiliyor. Anonim Kullanım: Telefon numarası, e-posta veya kişisel bilgi gerektirmiyor. Acil Durum Özelliği: “Panic Mode” ile logo’ya üç kez dokunulduğunda tüm veriler anında siliniyor. Cover Traffic: Sahte mesajlarla gerçek trafiği gizleyerek ek güvenlik sağlıyor. Dorsey, Bitchat’i geliştirirken Block’un açık kaynaklı yapay zeka aracı Goose’u kullandı. Uygulamanın arayüzü, 90’ların IRC (Internet Relay Chat) sistemlerini anımsatıyor ve (/j #kanal, /m, @isim) gibi basit komutlarla çalışıyor. Şu anda Bluetooth menzili yaklaşık 300 metreyle sınırlı olsa da, gelecekte Wi-Fi Direct desteğiyle bu mesafe ve hız artırılacak. KULLANIM ALANLARI VE ETKİLERİ Bitchat, internet erişiminin kısıtlandığı veya kesintiye uğradığı durumlarda iletişim kurmak için tasarlandı. Uygulamanın öne çıkan kullanım alanları şunlar: Protestolar ve Sansür: 2019 Hong Kong protestolarında kullanılan Bridgefy gibi, Bitchat sansürlü ortamlarda iletişim imkanı sunuyor. Bu, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı bölgelerde önemli bir araç olabilir. Doğal Afetler: Deprem, sel gibi durumlarda internet altyapısı çöktüğünde yerel iletişim ağları kurabilir. Özellikle Türkiye gibi deprem riski yüksek ülkelerde bu teknoloji hayat kurtarıcı olabilir. Kırsal Bölgeler: İnternetin zayıf olduğu veya hiç olmadığı alanlarda iletişim sağlıyor. Gizlilik Odaklı İletişim: Kişisel verilerin gizliliğini önemseyen kullanıcılar için güvenli bir alternatif sunuyor. Dorsey, Bitchat’i bir öğrenme deneyi olarak tanımlasa da, uygulamanın toplumsal etkileri büyük bir potansiyel taşıyor. MEVCUT DURUM VE ERİŞİM Bitchat şu anda beta test aşamasında. iOS kullanıcıları için TestFlight üzerinden sunuluyor, ancak 10.000 kullanıcı sınırına hızla ulaşıldı. Android sürümü geliştirme sürecinde ve Dorsey, X’te yaptığı paylaşımda Android beta sürümünün de yayınlandığını duyurdu. Uygulamanın kaynak kodu GitHub’ta açık kaynak olarak paylaşılmış durumda, bu da geliştiricilerin projeye katkıda bulunmasını sağlıyor. Ancak Dorsey, uygulamanın henüz harici bir güvenlik denetiminden geçmediğini ve tam anlamıyla güvenli olmadığını belirtiyor., GÜVENLİK TARTIŞMALARI Bitchat’in gizlilik ve güvenlik vaatleri dikkat çekse de, bazı uzmanlar uygulamanın mevcut durumunda riskler taşıyabileceğini söylüyor: Denetim Eksikliği: Uygulama henüz bağımsız bir güvenlik denetiminden geçmedi. Bu, özellikle baskıcı rejimlerde kullananlar için risk oluşturabilir. Kimlik Sahteciliği: Güvenlik araştırmacıları, kimlik doğrulama sisteminde olası zafiyetler nedeniyle bir kullanıcının başka birini taklit edebileceğini belirtiyor. İleri Gizlilik: Dorsey’nin iddia ettiği ileri gizlilik özelliği, bir şifreleme anahtarının çalınması durumunda geçmiş mesajların korunmasını sağlayıp sağlamadığı konusunda tartışmalar var. Dorsey, bu eleştirilere yanıt olarak Bitchat’in deneysel bir proje olduğunu ve topluluk geri bildirimleriyle geliştirileceğini vurguluyor. DORSEY’NİN VİZYONU Jack Dorsey, daha önce Bluesky ve Nostr gibi merkeziyetsiz platformları destekleyerek gizlilik ve sansüre dirençli teknolojilere olan ilgisini ortaya koymuştu. Bitchat, bu vizyonun bir devamı niteliğinde. Dorsey’nin amacı, bireylerin özgürce ve güvenli bir şekilde iletişim kurabileceği bir dijital alan yaratmak. Açık kaynaklı yapısıyla Bitchat, geliştirici topluluğunun desteğiyle daha da büyüyebilir. Jack Dorsey’nin Bitchat’i, internetsiz iletişim ve gizlilik odaklı yaklaşımıyla teknoloji dünyasında yeni bir tartışma başlattı. Protestolar, doğal afetler ve kırsal bölgeler için umut vadeden bu uygulama, güvenlik açıklarının giderilmesiyle daha geniş bir kullanıcı kitlesine ulaşabilir. Bitchat, dijital iletişimde yeni bir çığır açar mı, yoksa sadece bir deney olarak mı kalır? Bunu zaman gösterecek.
Source: Habertürk