“İlişkilerde İyileşme: Yarasını Sar, Hayatı Kucakla!”

Yüreğimiz sızlar, ciğerimiz yanarken…

Canlılar arasında bir canlı türü olan insanın, ait olduğu memeliler sınıfındaki diğerlerinden tek üstünlüğü, beyinsel yeteneğidir. Ve tüm memeliler gibi beyni sayesinde hissedebildiğini, bal gibi bilir. Ama nedense düşünsel duygusallığına başka bir sakatatı kaynak gösterir. Yüreğini. Âşık olunca yüreğine ok saplanır. Karşılık bulursa aşkına, sevdiceğinin yüreğiyle çarpar yüreği. İki gönül bir olursa, samanlık seyran olur, hatta. Ayrılık yüreğini parçalar. Zaten keder de kalbini kırar. Üzülünce kanar. Sevinince coşar. Cesursa yüreklidir. Korkaksa yüreksiz. Kahramanların yüreği mangal gibidir. Oysa duyarsızdır manda gibi yürekler. Başkasının acısını içinde duyumsayanlar, yardımına koşanlar iyi yüreklidir. Acımasızlar kötü yürekli. Kötülük de onların işlevi. YÜREK YENİR, CİĞER DEŞİLİR Acaba niçin böyle soyut işlevler yüklemiştir insan soyu, işi zaten başından aşkın yüreğine? Karaciğer pıt pıt etmediği için mi? Yürekten konuşurken karaciğer nereden çıktı demeyin. İnsanlar, bugün “dudaktan kalbe” pompaladıkları tüm duyguları, ilk çağlarda karaciğere depoluyordu. Prometheus ’u anımsayın. Onun karaciğerini deşerek yerdi kartal, kalbini değil. Çünkü Prometheus’un insanlığa değin düşünceleri, duyguları, haksızlığa ve eşitsizliğe isyanı; dolayısıyla ilkeleri, coşkusu ve cesareti yüreğinde değil, karaciğerindeydi… BEŞ PARA ETMEZ CİĞERLER Batı kültüründe duyguları ve erdemi önce karaciğer simgelerdi. Ortaçağdan öteye yürek, karaciğerin yerini aldı. Eski çağlarda iki ciğer bir olunca samanlık seyran olur muydu, bilmem. Ama karaciğerin duygusal iktidar döneminden kalan bir şeyler var dilimize, yüreğin yerleşik egemenliğine rağmen. Örneğin “Ah ciğerimin köşesi” der Çingene, uzaktan sesi yankılanan sevdiceğine. Can ciğer olur, birbirini seven arkadaşlar. Birinin kaybıyla diğerinin ciğeri yanar. Korkaklar, ciğersizdir. Cesurlar ciğerini söker, alçakların. Soysuzların ciğeri beş para etmez. KALPSİZLERİN DİJİTAL KALBİ İnsanları insan yapan ortak değer “vicdan” dır, değerli okurlarım. Ve insanlık tarihi, başından bugüne elbette hemtürünün haklarını saymaya, korumaya ve savunmaya çalışan vicdan sahibi erdemlilerle, vicdansız erdemsizler arasında bitmeyen bir savaşımın öyküsünden ibarettir. Ne var ki vicdanın ciğerle simgelendiği çağlarda, evet, gaddarlık sınırsız ve derin ama zalimlerle savaşanlar arasında erdem ve mertlik çok daha yaygınmış… Yaşadığımız çağda ciğerin yerini alan ve vicdanı simgelemesi gerekirken dijital emojiye dönüşen, hatta sahtekâr politikacıların elleriyle yaptıkları kalp; ne erdem simgesi ne de mertlik. En önemli organımız, sözüm ona cesaretin kaynağı yüreğimiz, sosyal medyada kullanılan bir beğeni, basmakalıp bir sevgi pıtırcığı olup çıktı. TÜRKİYE’NİN VİCDANI SATILDI Dünya düzeni değişti, insanların insanlara yaptığı gaddarlık ve zulüm azalmadı, arttı, yöntem değiştirdi. Yeni düzen, ülkemizde önce erdemi yok etti, sonra mertliği. Vicdanlıların sayısı giderek azaldı. Direnenler ya hapiste çürütülüyor ya da süründürülüyor. Oysa… Binlerce şehidimizin kanını hiçe, on binlerce gazimizin yitik yaşamlarını ve yarım canlarını yok sayan bir zihniyetin; sözde barış bayramı diye coştuğu günler yaşıyoruz. Bir seçim şovu uğruna Türkiye’nin vicdanı satıldı. Yaşamın baharında asker oğul, öğretmen kız cenazelerinin döndüğü evlerde yıllardır yas tutan anaların, babaların, kardeşlerin, dul eşlerin, yetim yavruların yüreği mi sızlıyor dersiniz, yoksa ciğeri mi yanıyor? BARUTUMUZ KADAR YER YAKARIZ Herkesin yaşamı, romandır. Yeni fark ediyorum ki benimki nehir romanmış. Ancak üç cilde sığabilecek. İlkini yazdım, yayımlandı: Barut* Yaşam savaşında her birimiz, içimizdeki barut kadar yer yakarız. Barut bilgidir, deneyimdir, yetenektir. Benim barutum, kalemimdi. Anılarımın bu ilk cildinde, Türkiye’nin bugünlerini 1968’den 1981’e kadar hazırlayan makus tarihçeyi ve gencecik, parasız ama kararlı bir kadının, erkekler dünyasında var olabilmek için verdiği savaşı okuyacaksınız. Yüce sandığınız kimi ünlülerin aslında birer cüce olup nasıl alçalabildiklerini göreceksiniz. Barut’un ilk söyleşi ve imzasını, 19 Temmuz Cumartesi günü saat 17’den öteye, Beşiktaş’taki Booksandcoffee’ de ** yapıyorum. Gelebilen hoş gelir. — * Kırmızı Kedi Yayınevi ** Cihannüma, Barbaros Blv., No:48

Source: Mine G. Kırıkkanat


Yaralarımızla barışmanın anahtarı! Sen kendine sarıldıkça hayat da sana sarılır

Hayat bazen bizi incitir. Bunu kabullenmek zor ama gerçektir. Bazen en güvendiğimiz kişilerden gelir yara, bazen hiç beklemediğimiz bir andan. Bazen çocukluğumuzdan taşıdığımız izler olur, bazen yetişkinliğin telaşında bastırdığımız kırgınlıklar. Ve ne yazık ki, çoğumuz bu yaralarla ne yapacağımızı bilemeyiz. Kimimiz yok sayarız, “Geçti” deriz, unutur gibi yaparız. Kimimiz güçlü görünmek uğruna gülümser, ama içimizde kocaman bir boşluk taşırız. Kimimizse “Ben iyiyim” diyerek, aslında iyi olmadığımız bir gerçeği yutkunarak yaşarız. Çünkü bu dünyada bize en çok öğretilen şeylerden biri şudur: Acını gösterme, kırılgan olma Oysa insan dediğin, kırılabilen bir varlıktır. İnsanın en derin gücü, bazen en derin kırılganlığının içindedir. Bu yazıda, yaralarımızı gizlemek mi yoksa onlarla barışmak mı bize daha iyi gelir, bunu birlikte keşfetmeye çalışacağız. Çünkü belki de asıl güç, acıyı bastırmakta değil, onunla barışabilmektedir. Neden yaralarımızı saklarız? Çünkü öyle öğrettiler. Toplum bize güçlü olmanın, duyguları bastırmakla mümkün olduğunu söyledi. Ağlamayan çocuklar alkışlandı. Sessiz kalan kadınlar “olgun” sayıldı. Acı çeken erkeklere “adam gibi adam” denildi. Bize dediler ki: “Geçmiş geçmişte kaldı.” “Olan oldu, önüne bak.” “Ağlayarak bir şey çözülmez.” “Unut gitsin.” Ve biz unuttuk sandık. Ama unuttuğumuz şey acı değil, acının dile dökülememiş haliydi. Bastırdıkça büyüdü, konuşmadıkça içimize çöktü. Aslında yaralarımızı saklamamızın en derin nedeni, yeniden aynı acıyı yaşamaktan korkmamızdır. Kendimizi korumak için unutur gibi yaparız. İnsan, kalbinin dayanamayacağına inandığı her şeyi bastırır. Ama şunu unuturuz: Bastırmak iyileştirmez, sadece geciktirir Beden unutmaz. Zihin susar, ama kalp hatırlar. Yıllar sonra bir koku, bir şarkı, bir bakış yeniden açar o kapanmayan yarayı. Kendimizi korumak uğruna sakladığımız her yara, aslında bizi içten içe tüketir. Ve zamanla fark etmeden, o acıyla şekillenir hayatımız. Sevme biçimimiz… Güvenme şeklimiz… Yakınlık kurma cesaretimiz… Hepsi o bastırılmış acıdan pay alır. O zaman sormak gerekir: Bir yara gizlendiğinde geçer mi? Bir yarayla nasıl barışılır? Yara iyileşmek için önce görülmek ister. Tıpkı ağlayan bir çocuğun önce “duyulmak” istemesi gibi… Yaralarımız da duyulmak ister. Saklandıkları karanlık yerlerden gün ışığına çıkarılmak, anlam bulmak, ifade edilmek isterler. Ama bu kolay değildir. Çünkü bir yara ile yüzleşmek, sadece geçmişte olanı hatırlamak değil, aynı zamanda o ana dair hissettiklerimizi de yeniden yaşamak demektir. Ve bu bizi korkutur. Ama şifa da tam burada başlar. Bir yarayla barışmak için önce onu yargılamadan tanımak gerekir. “Ben bu acıyı neden hissettim?” değil… “Bu acıyı hisseden yanım neye ihtiyaç duyuyordu?” diye sormak gerekir. Çünkü bazı yaralarımız sadece yaşadıklarımızdan değil, o anda alamadığımız sevgiden, duyulmamış hislerden, sarılmamış bir çocuktan doğar. Bazen içimizde hâlâ bekleyen küçük bir “ben” vardır. Yalnız kalmış, anlaşılmamış, anlatamamış bir hâlimiz… İşte o yanımıza dönüp, onunla konuşmaya başladığımızda barış başlar. “Senin orada olduğunu fark ettim” diyebildiğimizde… Barışmak, acıyı yok saymak değil; onun varlığını kabul etmek, ona alan açmaktır. İçimizdeki acıya şefkat gösterdiğimizde, o acı da zamanla sesini yavaş yavaş kısar. Çünkü anlaşılmak, her yarayı biraz olsun iyileştirir. KABULLENMEK TESLİM OLMAK MIDIR? Bu soruyu birçok kişi sorar: “Acımı kabullenirsem, ona teslim mi olmuş olurum? Bu, mücadeleyi bırakmak değil mi?” Hayır. Kabullenmek, vazgeçmek değil; direnmekten vazgeçmektir. Çünkü en çok da içsel savaşlar yorar insanı. Geçmişi değiştirmeye çalışmak, yaşanmışı yok saymak, hissettiğini inkâr etmek… Bunlar insanın ruhunu içten içe tüketir. Kabullenmek, “Bu oldu ve ben bunu yaşadım” diyebilmektir. Bir yara varsa, artık onun var olduğunu kabul etmektir. Bu, ona teslim olmak değil; onun üzerimizdeki etkisini dönüştürmeye giden ilk adımdır. Direndiğimiz şey büyür. Ama kabul ettiğimiz şey dönüşür. Acı, biz ona karşı direndikçe daha da sertleşir. Ama biz ona kalpten bir “tamam” dediğimizde, sanki ilk kez yumuşar. SEN KENDİNE SARILDIKÇA, HAYAT DA SANA SARILMAYA BAŞLAR Unutma, yara izleri utanç değil, hayatta kaldığının ve büyüdüğünün işaretidir. Ve bazı yaralar, iyileştikten sonra en çok başkalarına umut olur. Bazen en derin şifa, “Artık iyiyim” demekte değil… “O günlerde bile elimden geleni yapmışım” diyerek kendine şefkat gösterebilmektedir. Ve bil ki, sen kendine sarıldıkça… Hayat da yavaşça sana sarılmaya başlar. ŞİFA, HATIRLADIĞINDA ACITMAYAN BİR YARA HALİDİR Zamanla bazı yaralar kabuk bağlar. Ama her kabuk iyileşme demek değildir. Gerçek şifa, o yarayı hatırladığında artık içinde bir sızı değil, bir bilgelik taşıyorsan başlamıştır. Çünkü her yara, eğer izin verirsek bize bir şey öğretir. Kendimizi, sınırlarımızı, ihtiyaçlarımızı ve hassasiyetlerimizi tanımamıza vesile olur. Bazen bir yara, bizi en çok kendimize yaklaştırır. İçsel şifa, geçmişi silmek değildir. Ona yeni bir yer vermektir. Kırılmış yanlarımızla barıştıkça, içimizde parça parça duran ne varsa yavaşça bir araya gelmeye başlar. Ve işte o zaman fark ederiz ki; biz yalnızca yaşadıklarımız değiliz. Biz, yaşadıklarımıza verdiğimiz tepkileriz. Bu konuyu daha önce DAT sistemiyle – yani Durum, Anlam, Tepki modeliyle – anlatmıştım: Hayatta başımıza gelen olay değil, o olaya yüklediğimiz anlam ve ardından verdiğimiz tepki şekillendirir bizi. Ve bu farkındalık, dönüşümün kapısını aralar.

Source: Hakan Mengüç