“Toplumsal Sorunlar Gündemi – Türkiye’den Sesler ve Tartışmalar”

Türkiye barışa değil felakete doğru gidiyor

Rahmetli babam Muzaffer Özdağ anlatmıştı. Ankara’da, emekli Hava Korgeneral A.E.’nin cenazesi askeri törenle kaldırılıyor. Cami avlusunda askeri erkân yerini almış. Musalla taşı üstünde bayrağa sarılmış bir tabut. Öğle namazının ardından birkaç kişi namazda saf tutuyor. Sonra askeri erkân Chopin’in cenaze marşı eşliğinde tabutun arkasında yürüyor ve cenaze arabası yola çıkıyor.

Babam bunu anlattıktan sonra, her zaman yorulunca yaptığı gibi, avuçlarıyla yüzünü sıvazlayıp: “Eğer uzaylılar bu sahneyi yukarıdan izlediyse, bu ordu ile bu siviller aynı milletin mensubu olmayabilirler şeklinde bir rapor yazmışlardır” derdi.

O günlerde Türkiye bir yandan PKK terörüyle mücadeleye devam ediyor, diğer yandan 28 Şubat’ın rüzgârları esiyordu. Güneydoğu’dan gelen şehit cenazelerinin namazını yine siviller kılıyor; askeri erkân ise namazın ardından cenazenin arkasında yürüyordu. O günlerde konuştuğum her general ve subaya bunun çok yanlış olduğunu ifade ediyor, Türk Milleti’ne kendi şehidinin cenazesini kılmayan bir orduyu izah etmenin mümkün olmadığını söylüyordum.

AKP’NİN 28 ŞUBAT’I

Güneydoğu’da helikopterlerden “Allah’ın ipine sarılın” yazılı bildiriler atıp, şehit cenazesinde kenarda durmak ne izah edilebilir ne de kabul edilebilir bir tutumdu. Türk ordusu ve Türk devleti bu uygulamalarla Türk halkının muhafazakâr kesimiyle yabancılaştı. Başörtüsü ve türbana yönelik izahı mümkün olmayan sert tavırlar, milyonlarca muhafazakârın kendi ülkelerinde ikinci sınıf yurttaş oldukları hissine kapılmasına neden oldu. Ve bu hissiyat AKP’nin politik yükselişini gerçekleştirdiği sosyolojinin ana psikolojik dinamiği hâline geldi.

Aradan 23 yıl geçti. Şimdi toplum bir anlamda AKP’nin 28 Şubat’ını yaşıyor. 28 Şubat, muhafazakâr tabanı yabancı hissettirmişti. AK Parti’nin ötekine reva gördüğü 28 Şubat’ı ise 19 Mart sonrasında Düşman Ceza Hukuku uygulamalarına tepki olarak sokaklara çıkan genç, yaşlı, emekli insanlara benzer bir duyguyu yaşatıyor.

Bu insanların nasıl bir hissiyatla sokağa çıktığını düşünürken, birkaç gün önce Silivri’de ziyaretime gelen genç bir avukatın söylediği bir cümle, sokaktaki ruh hâlini çok iyi anlattı. İç Anadolu’dan, esnaf bir aileden, muhafazakâr bir damardan gelen bu genç adam, görüş kabininde yüzünde ıstıraplı bir ifade ile şöyle dedi: “Ülke bizim gibi hissetmiyoruz.” Bu, muhtemelen 2000’lerin başında AK Parti tabanının hissettiklerine çok benzer bir duyguydu.

HERKES RAHATSIZ

Türkiye, politik, ekonomik ve toplumsal bir kaosun pençesinde. Politik kutuplaşma düşmanlaşmaya, ekonomik kriz ekonomik programın çöküşüyle buhrana, toplumsal gerilim ise çatışmaya doğru ilerliyor. Yüksek tansiyon, nasıl ki vücudun organlarını olumsuz etkiliyorsa; toplumsal yüksek tansiyon da siyaseti, ekonomiyi, iktidarı ve muhalefeti olumsuz etkiliyor. Nasıl ki insanda yüksek tansiyonu tetikleyen etkenler varsa, toplumsal yüksek tansiyonu da tetikleyen bazı faktörler var. Bunların en önemlilerinden biri, bir süredir iktidarın muhalefete yönelik uyguladığı düşman ceza hukukudur. Bu uygulamalar o kadar yaygınlaştı ki, ülkede bir süredir iki farklı hukuk sistemi yan yana işlemeye başladı.

İktidara yakınsanız, yasalar size ya en yumuşak şekliyle uygulanıyor ya da hiç uygulanmıyor. Benzer bir şeyi muhalif bir siyasetçi, gazeteci ya da yurttaş yaparsa, yasaların en sert maddeleri devreye giriyor. Hukuk sistemimizde yaşanan bu krizi artık “bağımsız yargı” ya da “yargının araçsallaştırılması” gibi kavramlarla açıklamak mümkün değil.

1960 ABD ÖRNEĞİ

Peki, düşman ceza hukuku nedir? Bunu bir benzetmeyle açıklamak istiyorum:Bugün Türkiye’de muhalifler, 1960’lı yılların sonuna kadar ABD’nin güney eyaletlerinde yaşayan siyah Amerikalılar gibi muamele görmektedir. Kâğıt üzerinde herkes eşit siyasal ve yasal haklara sahiptir. Ancak Mississippi’de yaşayan siyah bir Amerikalı, beyaz bir hâkimin karşısına çıktığında, anayasal ve yasal haklarının fiilen hiç de eşit olmadığını görürdü.

İKTİDAR YANLISI SERBEST

Bugün Türkiye’de muhalifler de aynı deneyimi yaşıyor. İktidar yanlısı bir trol, İstanbul’daki İsrail Başkonsolosluğu’nu basma çağrısı yapıyor; kitleler konsolosluğa yürüyor, olaylar çıkıyor, mağazalar tahrip ediliyor, polis ve yurttaşlar yaralanıyor. Ancak hiçbir savcı bu kişiyi ifadeye bile çağırmıyor. Aynı çağrıyı benzer sonuçlarla muhalif bir gazeteci yapsa, derhal tutuklanır. Rasim Ozan Kütahyalı’nın “CHP’ye kayyum atanacak” iddiası, iktidar yanlısı gazeteciler tarafından bile tepkiyle karşılandı. Borsa çöküş yaşadığı için Adalet Bakanı müdahale etti ve Kütahyalı Bolu’dan SEGBİS aracılığıyla Ankara Başsavcılığı’na ifade verdi; ardından yoluna devam etti. Oysa aynı açıklamayı muhalif biri yapsaydı tutuklanırdı.

Düşman ceza hukuku, yasada suç olarak tanımlanmayan gerekçelerle insanların tutuklanması anlamına gelir. Örneğin Ayşe Barım, yasada olmayan “etki ajanlığı” suçlamasıyla tutuklandı. Mahkeme kendisini serbest bırakmasına rağmen, savcılık bu karara yasaya aykırı şekilde Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz ederek Barım’ı tekrar tutuklattı.

Bir yurttaşın ulaşabileceği en yüksek yargı organı Anayasa Mahkemesi’dir. Kararları TBMM’yi ve tüm yargı organlarını bağlar. Ancak Can Atalay davasında iktidar, Anayasa Mahkemesi kararını tanımadı. Bu açıkça düşman ceza hukuku uygulamasıdır. Anayasal haklar yok sayılmaktadır.

MİLYONLAR İSYAN EDİYOR

Düşman ceza hukuku; toplumu şoklara, belirsizliğe, korkuya ve en nihayetinde isyana sürükler. Bugün meydanları dolduran milyonlar, aslında bu hukuka isyan etmektedir.

Üstelik bu hukuki bozulma sadece muhalefeti değil, iktidar yanlılarını da rahatsız ediyor. Sayın Bahçeli’nin İmamoğlu davasına dair çıkışı, mevcut hukuk anlayışına içeriden bir düzeltme girişimidir. AKP’nin TBMM grubundaki bazı önemli isimlerin sessizliği, eski sözcü Hüseyin Çelik ile Şamil Tayyar’ın eleştirileri de bunu doğruluyor.

MHP’nin TBMM’deki önde gelen hukukçularından Feti Yıldız da ceza yargılamasında ölçülülük ilkesinin ihlal edildiğini şu sözlerle ifade etti:“Tutuklama, mutlak zorunluluk yoksa yerine başka tedbirler düşünülmelidir.”

EKONOMİ ÇÖKTÜ

Her ne kadar “düşman ceza hukuku” demese de mevcut uygulamaları eleştirmiştir. Aynı şekilde yüksek yargı mensupları arasında da artan bir rahatsızlık vardır.

Yargıtay 1. Başkanvekili Ahmet Ömeroğlu şöyle diyor:“Tutuklama bir tedbir değil midir? Şartları çok zordur, istisnai durumlarda uygulanması gerekir. Bir insanın en kıymetli değeri şerefidir, onurudur. Failin kimliği, partisi, cinsiyeti ne olursa olsun; hiç kimsenin şerefiyle, onuruyla oynama hakkımız yoktur.”

Yüksek tansiyon sadece muhalefete değil, iktidara da zarar veriyor. Düşman ceza hukukunun 19 Mart – 19 Nisan arasında hazineye maliyeti 50 milyar doları bulmuştur. Artan enflasyon, faizler ve ekonomi programının çöküşü… Tüm bunlar düşman ceza hukuku uygulamasının dolaylı sonuçlarıdır.

Yeni Şafak gazetesinin Maliye Bakanlığı bürokrasisini suçlayan yayınları da bu krizin başka bir yansımasıdır. Milli vicdanı yaralayan, ekonomik krizi derinleştiren, muhalefeti yok etmeye odaklı bir politika, milli birliği tesis edemez.

FELAKETE GÖTÜRÜR

PKK ve DEM ile barışalım, geri kalanları ikinci sınıf yurttaş ilan edip diz çöktürelim anlayışı, Türkiye’yi barışa değil, felakete götürür.Yapılması gereken çok açıktır:Anayasa ve yasaları tüm yurttaşlara eşit ve tarafsız şekilde uygulamak.İktidar seçmeninin ve siyasetçilerinin dahi rahatsızlık duyduğu bu düşman ceza hukuku uygulamalarından vazgeçmek; ekonomik krizden çıkışın da ilk ve zorunlu adımıdır.

Source: Haber Merkezi


Yapımcı Timur Savcı”dan ilk açıklama! Aybüke Pusat”a TRT seçenek sundu

Yaptığı boykot paylaşımı sonrası oyuncu Aybüke Pusat, TRT”de yayınlanan “Teşkilat” dizisinin kadrosundan çıkarılmıştı. Oyuncu, o günden bu yana sessizliğini korurken, Teşkilat dizisinin yapımcısı Timur Savcı, Aybüke Pusat”ın kadro dışı kalması hakkında ilk kez konuştu. “BİZİM DE SON DAKİKA HABERİMİZ OLDU” Savcı, “TRT”nin iktisadiydi bu ve TRT bir açıklamayla hızlıca çıktı. Bizim son dakika bir linkle haberimiz oldu. Hatta Aybüke de ofisteydi doğru yönetmek lazım bu mevzuyu diye. Sanki direkt bizimle bağlantılı bir şeymiş gibi oraya çevirmek isteyen oldu ama boykot edilen bir kanalın oyuncusu “boykot yapın bu kanalı izlemeyin” deyince onlar da doğal olarak bunu anlamakta güçlük çektiler” dedi. “TRT SÖZLEŞMELERİ ÖZEL SÖZLEŞMELERDİR” Timur Savcı sözlerine şöyle devam etti: “Bugün bütün piyasa ve gazeteciler biliyor. TRT”ye iş yapıyorsanız o bir devlet kanalı “olumlu ya da olumsuz kırmızı ya da beyaz herhangi bir toplumsal siyasal mesele ile ilgili lütfen bir şey paylaşmayın” diyorlar. Çünkü şöyle bakıyorlar, bu devletin kanalı. Herhangi bir tarafı üzecek, kızdıracak veya ekstra sevindirecek bir şey olmamasına özen gösteriyorlar. Ve TRT sözleşmeleri özel sözleşmelerdir, önceden bunu kabul ediyorsanız imzalar çalışırsınız. Yani burada bir sorun yok.” “EKSTRA BİR “MAĞDUR” DURUMU OLUŞTURUYORLAR” Aslı Şafak”ın “Aybüke”ye başka bir dizide rol verir misiniz?” sorusuna cevap veren Yapımcı Timur Savcı, “Bizim Aybüke”yle sıkıntımızın olması için hiçbir sebep yok. Aybüke”nin gideceği dönemde bile bütün ekiple ve oyuncuyla konuşup onların duyguları ve ne yapmak istedikleriyle ilgili o süreçleri yönettik. Aybüke de bizim yıllardır çalıştığımız, daha önce Söz adlı dizimizde de çalıştığımız gayet başarılı iyi bir oyuncu. Hala görüşüyoruz, hala ofisimize gelip gidiyor. Ama insanlar ekstra bir mağdur durumu oluşturuyorlar. Öyle bir durum söz konusu değil. Bu TRT”nin doğal olarak tercihi ve iktisadı buna da bizim yapabileceğimiz bir şey yok hayat böyle bir şey” ifadelerini kullandı. “TRT AYBÜKE”YE SEÇENEK SUNDU” Yapımcı Timur Savcı sözlerine şöyle devam etti: “Aybüke amacının siyasi olmadığını söyledi. TRT Aybüke”ye seçenek de sundu. Amacının öyle olmadığını anlatan bir açıklama paylaşmasını istedi. Fakat Aybüke o seçenekten faydalanmadı. Daha önce de paylaşımları vardı, TRT dahil herkes tolere etti. Ekip arkadaşları da üzgünler böyle bir şey olduğu için ve o durumda bırakıldıkları için üzgünler.” “BU KAVGADA TARAF DEĞİLİM” Yapımcı Timur Savcı, “Sosyal medya şöyle bir şey, bir takım oradan kahramanlar çıkarmaya, bir takım öcüler çıkarmaya çalışıyorlar ama er geç gerçekler anlaşılır. Bu kimsenin haklı çıkamayacağı bir konu. Ben bu kavgaların bir parçası olarak görmüyorum. Türkiye”de 7-8 kanal var ya ben 8 kanala iş yapıyorum. Benim çalışmadığım bir yer yok ben bir taraf değilim” dedi.

Source: Haberler


Takma kafana tokadan başka

Ünlüler ve takıntılı hayranlarıBu işin dünyadaki zirvesi, takıntılı bir hayranı tarafından sokak ortasında öldürülen John Lennon’dı. Beatles grubunun kurucusu öldürülmeden birkaç saat önce bu hayranına bilmeden imza da vermişti. Takıntılı hayran meselesi bizde de çok. Serenay Sarıkaya’nın arabasını tekmeleyen mi ararsın, Teoman’ın soyadını bile alıp “Cumartesi evde ol, geleceğim” diye mesaj atan mı… En son Sibel Can’a bıçak gönderen biri ortaya çıktı. Can’ın evine gönderilen bıçaklı kolide kendisi için paçalı don, kızı için elbise ve lokum bile varmış. Düşünsenize, takıntılı bir adam var ve kızınızın lokum sevdiğine kadar biliyor. Mektubunda “Lütfen çocuklarıma iyi bak karıcığım. Az kaldı, geleceğim. Melisa lokumu çok seviyor diye ona lokum aldım” falan diyor.Verebileceği huzursuzluğu düşünsenize. Bir başka örnek de 6 yıldır takıntılı hayranıyla uğraşan Tan Taşçı. En son yine bir ay uzaklaştırma kararı aldırmak zorunda kaldı.Teoman haklı, bunlara “takıntılı hayran” dememek lazım. Bildiğimiz “sapık” işte. Zaten ruhsal sorunları var, TV’de birini görüyor, kafayı ona takıyor. Ünlüler bu anlamda “manyak mıknatısı” gibi çalışıyor.Ünlüler ve kendi takıntılarıHayranları takıntılı da, ünlüler sütten çıkmış ak kaşık mı? Angelina Jolie’nin bıçak takıntısı var mesela. Her tür bıçağın koleksiyonunu yapıyor. Brad Pitt kuzu, civciv her türlü hayvandan aşırı korkuyor. Bülent Ersoy tek sayılı gişelerden geçemiyor. Özge Özpirinçci evde açık dolap kapısı varsa uyku uyuyamıyor. Son olarak bir oyuncunun şuradan buradan bir şeyler aşırma takıntısı olduğunu öğrendik. “Kuruluş Osman” dizisinin oyuncularından olan Ümit Gündeş, önce bir mağazanın önündeki valizi yürütürken, sonra da bir markette cebine doldurduğu ürünlerin parasını ödemeden kaçarken kameralara yakalandı. Aynı kişi daha önce de zeytinyağı çalmıştı. Belli ki oyuncu bu hırsızlıkları ihtiyacı olduğu için yapmıyor. Kleptomani hastası. İyi de kleptomani birdenbire ortaya çıkan bir şey değil ki. Zaten daha önce de yakalanmış, neden tedavi olmuyor? Belki tedavi oldu ama sonuç alamıyor. Neyse ki mağaza sahipleri durumu anlamış; şikâyetçi olmamış.Böylece yine yırtmış Ümit Gündeş.Ama çekirge bir sıçrar, iki sıçrar…Üçüncüde birinin şikâyetçi olacağı tutar.Festival bu kez ota doydu◊ 14. Alaçatı Ot Festivali coşkulu bir kortejle cuma günü başladı. İstanbul, İzmir gibi büyükşehirlerden, Manisa, Aydın gibi komşu illerden o kadar çok katılımcı gelmişti ki…Karınca yuvası gibi: Duvarlarda bile insan vardı! Festival için Çeşme’ye gelenler hem konserleri dinledi; hem panel, söyleşi gibi diğer etkinliklere katıldı hem de alışveriş yaptı. ◊ Festival galası, The Stay Warehouse’un dillere destan havuzlu bahçesinde yapıldı. Buranın barbekü partileri meşhur. Ama bu kez davetlileri ağırlamak için imece usulü, Alaçatı’daki her mekândan yiyecek gelmişti. Kimi dolma, kimi pide yollamıştı. Düğün evi gibi, bence çok şirin bir davranış. ◊ Festivale şimdiye kadar yapılan en büyük eleştiri, ot festivalinde yeterince ot olmamasıydı. Bu sene durum değişti. Çeşme Belediye Başkanı Lâl Denizli’nin de konuşmasında söylediği gibi, incik boncuk tezgâhlarından daha çok, çevre köylerden çiftçilerin satış yaptığı ot ve sebze tezgâhları kurulmuştu festival pazarında.◊ Bir ara kalabalıktan öyle bunaldım ki kendimi Köyiçi’nde bir vaha gibi olan Viento Otel’in restoranı Sota’ya attım.Burası gurmelerin takıldığı bir yer. Zaten Michelin rehberine de girmiş. Bir masada gastronomi yazarı Ebru Erke’yi gördüm. Bal üzerine bir sunum yapmak için gelmişti festivale. Herkesin merak ettiği soruyu ona da sordum:“Gerçek balla, sahte balı nasıl ayırt ederiz Ebru” Cevap, tam bir hayal kırıklığı: Laboratuvar ortamı dışında bunu tadından, kokusundan, renginden falan tespit etmek imkânsız. Bu yüzden de uzun süredir raflarda olan, daha önce defaatle kontrolden geçmiş markaları tercih etmeliymişiz. ◊ Bir başka masada Ankara’nın en meşhur balıkçısı Trilye’nin sahibi Süreyya Üzmez’i gördüm. Bugüne kadar tattığı en lezzetli ıstakozu burada yediğini söyleyip denizlerimizi ne kadar hor kullandığımızdan dert yanıyordu.◊ Beach’ler ve giriş fiyatları bu sezon da Alaçatı’nın en önemli tartışma konularından biri olacak gibi. Şu anda kişi başı 1200 lira civarında olan fiyatların sezonda kaç lira olacağına dair hararetli tartışmalar sürüyor. ◊ Ilıca plajının da ücretli olması gündemdeymiş. Ücret derken, 5-10 lira sembolik bir para. Temizlik, tuvalet gibi hijyenik hizmetler için. Böyle makul fiyatlarda olduğu sürece aklıma yatıyor giriş ücreti. Zaten bana kalırsa bütün Çeşme’nin en güzel plajı Ilıca Halk Plajı. Niye taşlık-kayalık yerlere gidip o kadar giriş parası verirler, anlamak mümkün değil. ◊ Alaçatı’da herkesin dilinde olan bir tabak var: Ortaya Restoran’ın sahibi Burakhan Akçe’nin tavuklu risotto’su. Bildiğimiz tavuklu pilav, ne özelliği olabilir ki dedim, haklılarmış. Anlatılmaz, tadılır. Sırrını galiba çözdüm: Bence farkı, içine kattığı peynirden geliyor.

Source: Savaş Özbey


Perihan Savaş meslektaşlarını eleştirdi: Yeşilçam kadınları estetiksiz güzeldi!

Usta oyuncu Perihan Savaş, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen “İş’te Kadın” başlıklı söyleşiye konuşmacı olarak katıldı. Sanatçı, “Sinema ve tiyatroda kadınlar üzerinde kurulan güzellik baskısı hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtladı: “Yeşilçam’da hakikaten çok güzel kadınlar vardı. Arkasından gelen nesil de güzeldi. Onun için estetik yaptırma gibi kaygıları yoktu. Hiçbirimizin olmadı. Ama şimdi birbirine benzeme modası var. Halbuki gencecik, pırıl pırıllar, hiç gerek yok. Bu baskıyı kimse yapmıyor, onlar kendileri yapıyorlar. Mesela estetik yaptıran birisine ‘Aa ne kadar güzel olmuş’ denilince, öteki de yaptırıyor. Çok kötü bir burnu vardır, onu anlarım. Ama daha 25 yaşında, algılayamıyorum. Senin o mimiklerin ne olacak sonra? Olmayacak. Olmadığı zaman nasıl oyunculuk yapacaksın? Sadece güzelliğinle değil, gözündeki bakışınla, ışığınla oyunculuğunu ilerletebilir ve insanlara aktarabilirsin.” FİLİZ’İN CHEESECAKE’İNİN TADI HÂLÂ DAMAĞIMDASavaş, söyleşide geçen mart ayında yaşamını yitiren usta oyuncu Filiz Akın hakkında da konuştu: “Filiz Akın’la bir çalışmam olmadı ama tabii ki tanıştık, zaman geçirdik. Bodrum’a yerleştikten sonra hep çağırırdı ‘Gelin şu yemeği yapacağım’ diye. Kibar, güzel, çok özel bir kadındı. Çaya gitmiştik, limonlu cheesecake yapmıştı. Hâlâ tadı damağımdadır. Hatta tarifini aldım, evde duruyor. Hep yaptığım zaman onu hatırlarım.” ERKEK EGEMENLİĞİNİN İÇİNDE VAR OLMAYA ÇALIŞIYORUZPerihan Savaş, dizi ve sinema dünyasındaki erkek egemenliğini de eleştirdi: “Yeşilçam’dan bugüne bir erkek egemenliği söz konusu. Yönetmen erkek, kameraman erkek, yapımcı erkek. Set ekibi erkek, ışık ekibi erkek, ses düzeni erkek. O erkek egemenliğinin içinde aslında bizler var olmaya çalışıyoruz. Bilge Olgaç yakından tanıdığım, çok değerli bir yönetmendir ve gerçekten onlarla mücadele edip çekmek istediği filmleri çekmiştir. Ama bir yere kadar gelebiliyordu, bir yerden sonra önü kesiliyordu. Neden? Çünkü kadın. ‘O daha duygusal bakıyor’ vs. Bırakın kadın yapmak istediğini yapsın. Bu şimdi de devam ediyor. Maalesef kadınlar ikinci planda tutuluyor.”ADOŞUMU ÇOK ERKEN KAYBETTİKPerihan Savaş söyleşi sırasında Yeşilçam’ın unutulmaz ismi Adile Naşit’ten bahsetti. Ünlü sanatçı, “Ben ona Adoşum derdim. Üç film çektik beraber. Çok iyi, çok güzel, dünya iyisi bir kadındı. Çok iyi bir oyuncuydu, çok da neşeliydi. Çok erken kaybettik, keşke yaşasaydı, burada olsaydı. Acılar da yaşamış bir kadındı. Oğlunu küçük yaşta kaybetti, bunun acısını yaşadı” ifadelerini kullandı. FATMA GİRİK’İN ABLALIĞINI UNUTAMAMYeşilçam”ın usta isimlerinden Fatma Girik’in hayatında çok özel bir yeri olduğunu da dile getiren Perihan Savaş, şöyle konuştu: “Bir filmim var Fatma ile. İlk filmlerimden biri, 70’lerin başı. Ben çok acemiydim daha. ‘Namus’ filminde oynadık. Kardeşini oynayacaktım onun. Köylü kadınını oynuyoruz ikimiz de. Beni kendi terzisine götürdü, köylü kıyafetleri diktirdi. Saçımı, makyajımı yaptı, eşarbımı bağladı. Bana çocuk gibi o kadar güzel baktı ki o sette, o kadar güzel eğitti ki, onun o ablalığını hiçbir zaman unutamam.”

Source: Hurriyet.com.tr


Diyanet’in yemek ihaleleri bitmek bilmiyor

Türkiye’de milyonlar ucuz et için saatlerce kuyrukta beklerken, birçok eve hayvansal protein girmezken, yetersiz beslenmeden ötürü on binlerce çocuk gelişim geriliği gösterirken, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından açılan ve içerikleri nedeniyle tepkilere neden olan yemek ihaleleri yapılmaya devam ediliyor.

MİLYONLUK YEMEK İHALESİ PAZARLIK USULÜ VERİLMİŞTİ

Elazığ Harput İhtisas Merkezi, “Aday din görevlileri” için 26 Mart’ta yemek hizmet alımı ihalesine çıkmıştı. Pazarlık usulüyle yapılan ve yaklaşık maliyeti 2 milyon 660 bin TL olan ihaleye sadece bir firma teklif vermişti. Bir aylık yemek hizmeti için yapılan ihale 2 milyon 654 bin 75 TL’ye Aşsa Grup Yemekçilik Şirketine verilmişti. İhalede bazı yiyeceklerin özellikleri ise şöyle belirtilmişti:

Gövde ve sokum dolgun ve derin, butlar dolgun ve yuvarlak, but profili dış bükey, antrikot kabarık yoğun, dolgun olacak. Lifleri ince ve kesik yüzeyleri taneleri çok sık olacaktır. Kesik yüzeyi kabarık görünüşlü, kıvamı sıkı ve elastiki, rengi ortama göre açık pembe ve kırmızıya kadar olacak, omuz sivrileri, göğüs kemiği ve kuyruk ile hayâ kemiği kalem yeri iyice kemikleşmemiş, kemik başları, ışıltılı beyaz ve gri renkte, iliği koyu renkli olacaktır. Gövde eti 36 aylık ve daha küçük yaştaki sığır hayvanlarının tam veya yarım gövdesi olacaktır’’

DİYANET BİR YEMEK İHALESİ DAHA YAPACAK

Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Elazığ Harput İhtisas Merkezi, 12 Mayıs’ta “Aday din görevlileri” için bir kez daha “malzemeli yemek hizmet alımı” ihalesi yapacağını duyurdu. EKAP”ta yer alan ihale ilanı bilgilerine göre yemek ihalesinin açık usulle yapılacağı görüldü.

Source: Evren Demi̇rdaş


Ev kadınlarına emeklilik hakkı geliyor: Kimler yararlanacak?

Aile yılı kapsamında hazırlanmakta olan bir projeyle, ev kadınlarının sosyal güvence kapsamına alınması ve emeklilik hakkı elde etmesi hedefleniyor. İddiaya göre bu proje, Aile Koruma Kalkanı paketi dahilinde şekilleniyor.

KİMLER YARARLANABİLECEK?

Star Haber’den Onur Aksoy’un haberine göre, projeden 18 yaşını tamamlamış ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan tüm ev kadınları faydalanabilecek. Üstelik bu haktan yararlanmak için daha önce sigortalı bir işte çalışmış olmak gerekmeyecek.

Projede dikkat çeken bir diğer önemli detay ise devletin sağlayacağı mali destek. Ev kadınlarının yatıracağı primlerin üçte biri devlet tarafından karşılanacak. Bu da emeklilik için gerekli 15 yıllık süreçte, bugünün asgari ücreti baz alındığında yaklaşık 500 bin TL’lik bir devlet katkısı anlamına geliyor.

PRİMLER DÜZENLİ ÖDENECEK

Başvuru yapan ev kadınları, isteğe bağlı sigorta sistemi üzerinden kayıt yaptıracak. Bu sigorta modeli Bağ-Kur kapsamına dahil edilecek. Böylece kadınlar, kendi işini yapan biri gibi aylık prim ödemelerini düzenli olarak gerçekleştirecek. Ödemelerin internet üzerinden yapılabileceği ifade ediliyor.

ÇOCUK SAYISINA GÖRE YIPRANMA PAYI DESTEĞİ

İddiaya göre projede yıpranma payı uygulaması da gündemde. Özellikle çocuk sahibi kadınlar için sistemin daha esnek hale getirilmesi planlanıyor. Çocuklu annelere, erken emeklilik konusunda avantaj sağlanması bekleniyor.

Henüz hazırlık aşamasında olduğu belirtilen bu proje, hayata geçerse ev kadınları için tarihi bir adım olacak. Hem sosyal güvence hem de devlet destekli emeklilik hakkı sunan bu sistemin detayları ilerleyen günlerde netlik kazanacak gibi görünüyor.

Source: Haber Merkezi


Sibel Can”dan yıllar sonra gelen itiraf: “Evime bıçak gönderdi!”

Türk müziğinin sevilen ismi Sibel Can, konuk olduğu programda yıllar önce yaşadığı tüyler ürpertici bir olayı anlattı. Sanatçı, kendisini eşi olarak gören saplantılı bir hayranı yüzünden büyük korku yaşadığını söyledi. “FANATİK HAYRAN İŞİ ABARTTI” İbrahim Selim”in YouTube programına konuk olan Can, sunucunun “1990”lar ve 2000″lerde herkesin platonik aşkıydınız. Hiç unutamadığınız bir aşk ilanı var mı?” sorusu üzerine çarpıcı bir hikâyeyi paylaştı. Sibel Can şu ifadeleri kullandı: Fanatik bir hayranım işi fazlasıyla abarttı. Beni eşi, çocuklarımı da kendi çocukları gibi görmeye başladı. Bir gün büyük bir koli geldi. Yardımcılarım açtı. İçinden domates, biber, açık lokum, reçel, bana bir gecelik, bir tane paçalı don, Melisa”ya da bir elbise çıktı. Yanında bir mektup vardı: “Ben İstanbul dışındayım, lütfen çocuklarıma iyi bak. Az kaldı karıcığım, geleceğim. Melisa çok seviyor diye ona da lokum aldım” yazıyordu.” “EVİME BIÇAK YOLLADI” Ancak olay bununla da sınırlı kalmadı. Can, başka bir gün gelen koliden çıkan bıçakla birlikte işin ciddiyetini fark ettiklerini belirtti: “İşte o an gerçekten çok korktum. Dedim ki, bu artık normal değil. Hemen emniyete başvurduk. Neyse ki polis hızla harekete geçti ve bu saplantılı hayrana ulaştı. Allah iyilik versin.”

Source: Haberler


“CHP gençleri “bir yakıt” olarak görüyor”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 23 Şubat’ta yapılan büyük kongre sonrası, parti yönetimindeki en kritik ve zorlu görevlerden biri olan Teşkilat Başkanlığına (Genel Başkan Yardımcısı aynı zamanda) 35 yaşında bir isim olarak Ahmet Büyükgümüş’ü getirdi.

Büyükgümüş, daha önce de AK Parti Gençlik Kolları Başkanlığı yaptı.

Erdoğan’ın deyim yerindeyse siyasette ‘elleriyle büyüttüğü’ genç kuşak parlak siyasetçiler arasında yer alıyor.

‘Parlak siyasetçi’ derken, öncesinde ya da eşzamanlı olarak eğitimde de parlak bir hikâyesi var Büyükgümüş’ün.

Üniversite giriş sınavında Türkiye 30’uncusu olma başarısı elde etmiş.

Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bölümünü bölüm birincisi olarak bitirmiş.

İngiltere’de SOAS University of London’da akademik araştırmalar yapmış, şu anda yine lisans eğitimini bitirdiği Galatasaray Üniversitesi’nde doktorasını yapmaya devam ediyor.

ERDOĞAN’DAN “BU SİYASETİN HEP ÖĞRENCİSİ KALACAKSIN” TEMBİHİ…

Büyükgümüş’ü geçen Pazar sabahı Kanal 7 Başkent Kulisi’nde kendisini ilk defa konuk olarak ağırladım.

Öncesinde AK Parti MKYK Üyesi çocukluk arkadaşım Şevki Şar ve Kanal 7 Genel Yayın Yönetmeni Zahit Akman’la dördümüz oturduk sohbet ettik.

Programdan sonra dışarıda başka bir mekânda AK Parti İBB Grup Başkan Vekili Faruk Gökkuş’un katılımıyla sohbetimiz derinleşti.

Ahmet Büyükgümüş’le yaptığımız Başkent Kulisi’nin izleyicilerden de yakın ilgi gördüğünü vurgulamalıyım.

Rating sonuçlarına göre belli kategorilerde ilk yüz program arasına girmesi, takriben 900 bin kişiye ulaşması gösterilen alakayı yansıtması bakımından dikkat çekiciydi.

Nitelikli bir siyaset dili ile konuşması, sorduğum ‘doğrudan’ sorulara, ‘doğrudan’, net, ikna edici ve yeni kavramlar üzerinden cevaplar vermesi izleyici ilgisini de canlı tutmuş olmalı.

Programın en başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine verdiği bir tavsiyeyi şöyle anlattı:

“Bana gençlik kolları vazifesini verirken Sayın Cumhurbaşkanımız şöyle elini masaya vurmuştu. Dedi ki: ailenden Allah razı olsun seni iyi okullarda okutmuş. Sen de gayret göstermişsin. Ama bu siyasetin hep öğrencisi kalacaksın. Sakın iyi okullarda okudum diye, sakın siyaset bilimini iyi biliyorum deyip bu hataya düşme.”

CHP YÖNETİMİNE: “GENÇLERİ SİYASETTE BİR YAKIT OLARAK GÖRÜYORLAR”

19 Mart’ta başlayan Ekrem İmamoğlu ve İBB’deki çalışma ekibine dönük yolsuzluk soruşturması CHP’de sert bir reaksiyona yol açtı.

Rüşvet, irtikap suçlarıyla alakalı ortalığa saçılan bilgi/belge/itiraflar kısmını hiç gündeme getirmeden, doğrudan “Cumhurbaşkanı adayımızın önünü kesmek istiyorlar” teması üzerinden Özgür Özel’in içinde “Yıkın geçin’ şeklinde ifadelerin de yer aldığı açıklaması üzerine şiddet eylemlerine de sahne olan sokak gösterileri, ülkenin %65’inden fazlasında rahatsızlık üreten boykot çağrı ve uygulamaları…

Ahmet Büyükgümüş, son bir ayda ortaya çıkan gelişmelere binaen, CHP’ye dönük dikkat çekici cümleler kurarak eleştiriler yöneltiyor.

“KENDİ SİYASİ AÇIKLARINI, KAVGALARINI TOPLUMA MAL EDEREK SONUÇ ALAMAZLAR”

Mesela sokak çağrılarını, “Gençleri siyasette bir yakıt olarak görmek” şeklinde bir ifade üzerinden eleştiriyor.

CHP’lilerin kendi açıklarını, gençlerin enerjisini tüketerek kapatmaya çalışmasından söz ediyor.

Gençleri siyasette bir aktörleşme, onlara yer verme, fikir alanı açma gibi niyetler doğrultusunda yönlendirme niyetiyle hareket edilmediğini dile getiriyor.

Sonra da bir tehlikeye dikkat çekiyor:

“Bunun gideceği nokta. Bir süre sonra insanlar komşularına kem gözüyle bakmaya başlarlar. O yüzden bu tehlikeli alandan bir an önce Cumhuriyet Halk Partisi”nin dönmesi lazım. Hayat siyasetten ibaret bir yaşam. Siyasetle sınırlı bir şey değil. Bizim dostluklarımız var. Siyaseti aşan hayatta ilişkilerimiz var. Ama toplumu böyle bir kendi siyasi açıklarını, kendi içindeki kavgalarını topluma mal ederek bir sonuç alamazlar.”

Rakip partiye dönük eleştirel bakışı yansıtıyor olsa da, Ahmet Büyükgümüş’ün bu değerlendirmeleri, Türkiye geneline baksanız en az %60 oranında destek bulur.

Toplumun siyasete bakışında ‘makuliyet’ arayışı her daim güçlüdür.

AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Âlâ anlattığı bir anekdot var.

2008’de AK Parti’ye kapatma davası açıldığında Cumhurbaşkanı Erdoğan yakın ekibini topluyor ve şöyle sözlerle hitap ediyor:

“Arkadaşlar, gerekirse biz bedel öderiz ama millete bedel ödettirmeyiz.”

AK Parti ve CHP siyasetin iki ana aktörü, iki rakip parti.
Başına kötü şeyler geldiğinde bir taraf sabır sükûnet telkin ederken, öbür taraf topluma bedel ödetme yöntemlerini devreye sokuyor.

Arada böyle bir fark var.

İlk yöntem AK Parti’ye şimdiye kadar çok seçim kazandırdı.

CHP çevrelerinden Erdoğan’a dönük sık sık “Ülkeyi geriyor, kutuplaştırıyor” eleştirileri yükseliyor.
Ancak asıl kutuplaştırıcı siyasetin hangi cenahta baskın halde olduğu gün gibi ortada.

Bundan sonra ‘Kutuplaşma’ derken bir kere daha düşünmek zorunda kalacaklar en azından.

Mehmet Acet / Haber7

Source: Mehmet Acet


AK Parti Eski Milletvekili Külünk: Devlet sosyal medya üzerinden yönetilmez

Haberler.com stüdyosunda Neşe Berber”in sunduğu programa konuk olan AK Parti Eski Milletvekili Metin Külünk, Türkiye”nin dijital tehditlerle karşı karşıya olduğunu ifade etti. Sosyal medya üzerinden yürütülen manipülasyonlara dikkat çeken Külünk, toplumsal dayanışmanın önemine vurgu yaptı. “TÜRKİYE”YE DİJİTAL ÜZERİNDEN SAVAŞ AÇILDI” Metin Külünk, dijital mecraların devlet işleyişine zarar verecek düzeyde kullanıldığını belirterek, “Devlet, sosyal medya üzerinden yönetilmez” dedi. Külünk, bu mecraların Türkiye”ye karşı bir savaş aracı haline getirildiğini savundu ve “Türkiye”ye dijital üzerinden savaş açıldı” ifadeleriyle bu tehdidin boyutunu gözler önüne serdi. Bu sürece karşı toplumsal bir bilinçle hareket edilmesi gerektiğini vurguladı. “GÜCÜMÜZÜ BİRLİKTELİĞİMİZLE KORUMALIYIZ” Türkiye”nin karşı karşıya olduğu bu dijital kuşatmanın ancak güçlü bir dayanışmayla aşılabileceğini söyleyen Külünk, “Gücümüzü, birlikteliğimizi güçlü bir şekilde koruyup, bu psikolojik savaşı açmış unsurları bu ülkeden tasfiye etmektir” dedi. 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak da “Türk Milleti “Bu Ülkeyi Teslim Etmeyiz” dedi” sözleriyle halkın iradesine sahip çıktığını hatırlattı. “ULUSLARARASI İLİŞKİLER CEHALETLE YÖNETİLMEZ” Külünk, ABD”nin Suriye politikasından Türkiye”nin bölgedeki etkinliğine kadar birçok dış politika konusuna değindi. “ABD Suriye”den çekiliyor” diyen Külünk, Türkiye”nin bu coğrafyada güçlü olması gerektiğini belirtti. “Türkiye olmazsa Amerika”nın gücünün devam etmesi mümkün değil” ifadesiyle Türkiye”nin stratejik önemine dikkat çeken Külünk, uluslararası ilişkilerin uzmanlık gerektirdiğini vurgulayarak, “Uluslararası ilişkiler sizin cehaletinizle yönetilmez” dedi.

Source: Haberler


Ünlü oyuncu Metin Yıldız”ın İmamoğlu ve Filistin cevabı gündem oldu

Ünlü oyuncu Metin Yıldız, Ekrem İmamoğlu’nun İBB’de yolsuzluk ve rüşvet soruşturması kapsamında tutuklanmasından sonra kendisine “niye desteklemiyorsun” eleştirilerine“Çok yoğunum” cevabıyla gündeme gelmişti.Metin Yıldız, bu kez de Filistin”e destek verdiği için aynı muameleyi gördü.Geçmişte İmamoğlu ile yaşadığı hayal kırıklığını anlatan Yıldız, her türlü desteği verdiği İmamoğlu”na, ihtiyacı olduğunda kendisini “”Çok yoğunum”” diyerek kabul etmediğini söylemişti.”SİZ KAYBETMEYE MAHKUMSUNUZ”Düşünce özgürlüğü ve fikir özgürlüğü adı altında kendisinden olmayanlara tahammül edemeyenlere seslenen Metin Yıldız, “”Sizden olmayana küfür ederseniz, aşağılarsanız, doğruya doğru yanlışa yanlış demezseniz, kaybetmeye mahkumsunuz.”” ifadelerini kullandı.METİN YILDIZ KİMDİR?Aslen Fatsa, Ordu”lu olan Metin Yıldız, memur bir ailenin ortanca çocuğudur. 20 Ağustos 1974 doğumlu olan Yıldız, 1996 yılında profesyonel tiyatro hayatına başladı. Birçok tiyatro oyunu ve dizide rol aldıktan sonra Vizontele Tuuba (2003) ile birlikte BKM serüveni başladı. 2003 yılından itibaren BKM Mutfak”da çalıştı.Halen BKM Mutfak’ta oyunculuk ve yazarlık yapmaktadır. 7 Mayıs 2008 tarihinde, Kanal D”de yayınlanan Çok Güzel Hareketler Bunlar”da skeç oynamıştır. Şimdi, şu sıralarda atv”de Alemin Kıralı adlı dizisinin Kubat Otuzşubat rolünde oynamaktadır. Metin Yıldız, evlidir ve 2 çocuk babasıdır

Source: Mehmet Küçükkahveci


Anormal doğum tartışması!

Konuyu biliyorsunuz…

Sivassporlu futbolcular, Fenerbahçe ile evlerinde oynayacakları maç öncesinde, Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü kampanya için hazırlanan “DOĞAL OLAN NORMAL DOĞUM” pankartını taşıyınca saçma sapan tepkiler geldi.

“Normal doğum”, hatta “evlilik” karşıtı feminist grupların başını çektiği kampanyalar işte…

Evet, doğal olan normal doğum.

Nesine karşı çıkmalıysa bunun!

Ne var bunda?

Kimilerinin Hazret-i Ali’ye, kimilerinin ise Mustafa Kemal’e atfettiği bir özdeyiş:

“Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir!”

Aynı zamanda bilimdir.

Hem ilim hem de bilim; “Doğal olan normal doğum” diyor.

İlim, bilim karşıtı zihniyet dünyası ise…

“Kim nasıl doğurursa doğursun, kime ne?”

“Kadınların nasıl doğuracağını kadınlara bırakın!”

“Köle miyim sana ben, ay sana ne sana ne!”

Pek Muhterem Özgür Özel de “laf ebesi” kıvamında girmez mi muhabbete:

“Kardeşim, kadının kaç çocuklu olacağı, doğuracaksa nasıl doğuracağı, nasıl büyüteceği, kadının nasıl giyineceği, ne yiyeceği, ne içeceği, ne kadar güleceği kadının bileceği iştir!”

Hoppalaaaa!

Kimsenin kimseye zorla doğum dayattığı filan yok.

Bununla birlikte “sağlıklı olanı” söylemek, hem insanlığın hem de hekimliğin gereği.
İsteyen istediği gibi doğurur ya da doğurmaz!

Taşınan pankart “normal” olanı gösteriyor.

İlmî olanı gösteriyor.

Bilimsel olanı gösteriyor.

Kadın sağlığı için yararlı olanı gösteriyor.

Bebek sağlığı için yararlı olanı gösteriyor.

Ülke sağlığı için yararlı olanı gösteriyor.

Hekimlerin dediği de bu:

Normal doğum birçok yönden avantajlı…
Doğum normal ise, anne daha çabuk toparlanıyor, ameliyat olmadığı için kanama ve enfeksiyon riski daha az oluyor.
Normal doğumda annede hastalık, sakatlık, ölüm riski sezaryenle doğuma göre çok daha az oluyor.
Bebek için faydalı olanı da normal doğum.
Bebeğin solunumu daha hızlı başlıyor, daha az nefes problemi yaşıyor.
Annenin doğum kanalında bulunan ve bağırsak, bağışıklık sistemi için çok değerli olan bakteriler bebeğe geçiyor.

Bebeği “normal” yolla dünyaya getirmek, annenin doğum sayısını sınırlandırmıyor!

-Normal doğumlar, “epidural anestezi” ile çok konforlu bir şekilde gerçekleştiriliyor.

Hem bebek, hem anne, hem aile, hem de ülke sağlığı açısından “normal doğum” çok daha iyi.

“Anormal doğum”, acil durumlar dışında tavsiye edilmeyen bir yöntem.

Şöyle bir sorumuz var.

‘Mecbur kalınmadığı halde bebek için daha riskli, daha az sağlıklı olan yöntemi seçmek gibi bir hak mı olurmuş?’

Gerçekler ortada ama birilerindeki dert başka.

Bir zihniyet ki, bize yıllar yılı “nüfus azaltmayı” tavsiye etti.

Bunun için bedavadan “kısırlaştırma” (vazektomi) kampanyaları düzenledi.
Bedavadan “malzeme” dağıttı!

O zamanın “bir kısım medyası ya da “kartel medyası” bu işe iyice abandı.
İstediler ki nüfus artış hızımız iyice yavaşlasın.

Durma noktasına gelsin.

Yaşlanalım.

Rekabet edemez hale gelelim!

Ne yazık ki…

Bugünkü tablo hiç parlak değil!

Sayın Cumhurbaşkanı’na “varoluşsal tehdit” dedirtecek kadar kötü hatta!

Birileri “nüfus artış hızımızı” frenlemek istiyordu ya…

Bugün karşımızda duran tablo, tam da onların istediği gibi.

Sayın Erdoğan, “En az 3 çocuk!” dedi, olmadı.

Tehditlere, tehlikelere dikkat çekti, olmadı.

Bir türlü olmadı.

Bugün artık…

Gençlerimizin büyük bölümü evlenmek istemiyor.

Evlenenler de çocuk yapmak istemiyor ya da bir, hadi bilemedin en fazla iki çocuk istiyor.

Boşanmalar da rekor üstüne rekor kırıyor.

Nüfus artış hızımızın normalleşmesinin önünde, “hane halkı geçim sıkıntısı” engeli var.
“Ev ekonomisiyle alâkalı” engeller var.

Aile hayatımıza dair mevzuatın “Anadolu Ruhu”na, “Anadolu İrfanı”na değil de…

Batıyı batma noktasına sürükleyen “AB Zihniyeti”ne yaslanması gibi bir büyük engel var.

“Kadın ille de çalışmalı, mutlaka çalışmalı, kadın istihdam oranı ille de arttırılmalı!” bakış açısı var.

Birçok olumsuzluk var.

Bunlarla birlikte “sezaryenle doğum” oranlarının çok yüksek olması da var.
O kadar ki…

İngiliz’in BBC’si, kendilerini gayet memnun eden bir haber koymuş:

“Sezaryenle doğumlarda dünya genelinde önemli bir artış görülüyor. Ancak, Türkiye hali hazırda dünyada en çok sezaryen ameliyatının yapıldığı ülke konumunda.”

Birinciymişiz yani, anormal doğum alanında…

ÖZEL HASTANELERDE NİÇİN BÖYLE?

Bizdeki doğumların üçte ikisi “anormal doğum.”

Bu, “tüm hastaneler”in oranı.

Peki, hangi hastanelerde ne kadar anormal doğum oluyor?

Devlet Hastanelerinde: Yüzde 61,

Üniversite Hastanelerinde: Yüzde 75,

Özel Hastanelerde: Yüzde 78.1!

Tablo ilginç değil mi?

Devlet hastanelerindeki “anormal doğum oranları”, ABD, OECD ve AB’dekilerin çok üstünde…

Üniversite hastaneleriyle özel hastanelerdeki durum ise büsbütün korkunç!

Bu nasıl oluyor dostlar?

Sizce, bilhassa özel hastaneler “anormal doğum”u niçin bu kadar abartıyor?
Bu durumun sebeplerinin tam olarak ortaya konulması gerekmez mi?

Devlet hastanesine düşersen, normal doğum yapma ihtimalin çok daha yüksek.
Öbür taraflarda ise…

Sezaryenle doğum “kesin” gibi!

Niçin böyle?

Bu işin sorumluları kimler?

Denetimler nasıl gidiyor?

Bir dolu soru var işte.

Neyse ki, bu “anormal doğum” işine bir fren koyuldu geçtiğimiz günlerde…

Ayaktan Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel sağlık Kuruluşları Hakkındaki Yönetmelik’te, “Tıp merkezlerinde plânlı sezaryen yapılamaz.” İfadesi yer aldı.

Bu sayede, normal doğum oranlarının biraz olsun artmasının yolu açıldı.

Amma da memlekette yaşıyoruz değil mi; azınlıkta kalan gürültücü bir grup, işi iyice köpürtüyor ve anormal doğumu sosuyla savunuyor!

Tıp otoritelerinin, kadın için de bebek için de “sıkıntılı” olduğunu ve ancak mecbur kalındığı takdirde başvurulması gerektiğini söylediği uygulamanın yaygınlaşmasını savunuyor!

Amma acayip insanlar, azizim!..

ESÂS TAMAM DA, YA USÛL?

Bir de söylemeden geçemeyeceğim…

Onca maç varken, mesela her yerde “kadınlar arası maçlar” varken, bu pankart işi için “Sivas’taki erkek maçının” seçilmesi pek de parlak fikir değildi galiba.

İyi işleri, istismarın önünü mümkün olduğunca kesecek yöntemlerle yapmakta fayda var.
Mecelle Kuralı:

“Usûl esâsa mukaddemdir.”

Yani, “Usûl esastan önce gelir!”

Bazı davalar “esastan” değil, “usûl”den kaybedilir malûm!

Serdar Arseven / Haber7

Source: Serdar Arseven


Cumhur İttifakı’nın içine “fitne” salarak, intikam almak isteyen oyun kuruyor

“Oyun kurmak” diye bir deyim var bilirsiniz. Herkes oyun kuramaz. Hele siyasette hiç kuramaz. Bazıları var ki “Oyun kurup” o oyunun oynanması için zemin de hazırlar.

Sonra da geçip karşısına kurduğu oyunu izler.

Final sahnesini de ayakta alkışlar!

Diyeceksiniz ki bu “Oyun kurma” deyimi de nereden çıktı.

Açıkçası, hiç aklımızdan çıkmıyor ki..!

Türkiye’de oyun kuran kurana. Dışarıdan Türkiye için kurulan oyundan mı bahsedelim, içimizdekilerin kurduğu oyunlardan mı bilemedim.

Yok yok ben size, ihtiraslı bir “intikam” duygusuyla yanıp tutuşan bir kalemşorun bir “kurmay aklın” kurmaya çalıştığı bir oyundan bahsetmekle yetineyim.

Mümtaz”er Türköne’nin T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği röportajda kurduğu oyundan bahis açayım.

Mümtaz Hoca’yı 1997’den bu yana tanırım. O yıl, RERAH-YOL Hükümeti’nin kuruluş sürecindeki aktif tutumunu, daha sonra yıkılan hükümet sırasında aldığı pozisyonu yakından takip etme şansına sahip olmuştum.

Yıllar sonra Zaman gazetesinde önce Ak Parti ve Erdoğan’a verdiği destek yazılarını hatırlıyorum.

Bir de Sayın Bahçeli’ye hitaben, “Karamanoğlu Mehmet Bey mi olmak istersin yoksa Osman Bey mi” diye soru sorduğu yazıyı hatırlıyorum.

Yazısında, Sayın Bahçeli’nin geniş vizyondan uzak olduğunu iddia ediyordu.

Sonraları, işler FETÖ aleyhine gelişmeye başlayınca agresifleşip, “Katrana bulanıp, merkebe ters oturtulup” sokaklarda gezdilecek bir “Erdoğan” anlatmaya başlamıştı. Ağır eleştiriler alınca hızını alamayıp “Bana asker çizmeleri giydirmeyin” meyanında sözler sarf etmişti!

15 Temmuz sonrasındaysa FETÖ’den yargılanıp hapis yattı.

Eleştirdiği, hatta MHP Genel Başkanlığı’nı bırakması gerektiğini yazıp çizdiği Bahçeli’nin “lehine” attığı tivitten sonra yeniden yargılanıp hapisten kurtuldu.

Şimdilerde Cumhur İttifakı’na nasıl olur da fitne tohumu ekebilirim derdiyle yazılar yazıyor; konuşuyor.

En son T24’ten Çamlıbel’e konuştu.

Allah var, Çamlıbel iyi röportajcı. Yine muhatabına ara sorular da sorarak iyi iş çıkartmış.

Muhatabı yani Mümtaz Hoca, Erdoğan’a olan kini nedeniyle öyle bir “Oyun kurmuş” ki sormayın gitsin.

Kurduğu oyunda, Erdoğan ve Bahçeli karşı karşıya geliyor. Erdoğan elindeki gücü bırakmamak için “Hukuk devleti”ni hiçe sayıyor.

Sayın Bahçeli, demokratik hukuk devletini inşa etmek istiyor. Bunun için yeni bir cumhuriyet kurmak için çabalıyor…

Bahçeli’nin kurmak istediği yeni cumhuriyete de tek karşı gelen yine elindeki gücü kaybetme korkusu yaşayan Erdoğan oluyor.

Çözüm sürecini baltalayan Erdoğan nedeniyle öyle bir atmosfer oluşuyor ki;

Sonunda Sayın Bahçeli seçim kararı alarak CHP’nin Cumhurbaşkanlığını kazandığı yep yeni bir Türkiye’nin inşasının yolunu açıyor.

CHP iktidarı ile birlikte hukuk devleti inşa oluyor.

Dahası da var ama yeter.

Mümtaz-er Türköne, hem yazı olarak kaleme aldığı hem Cansu Çamlıbel’e verdiği uzunca mülakatla “Oyun kuruyor!”

Kurduğu oyunu izlemek için de hızlıca pozisyon alıp en muteber yerden koltuğunu ayırtıyor!

Zamanında Zaman’da yazdığı bir yazıda, “Erdoğan’ın durdurulmasında önemli rolü olan MHP Genel Başkanlığı’nın el değiştirmesi gerektiğini” ayrıntılı gerekçeleriyle anlatan…

Yetinmeyip, Erdoğan’ı katranlara bulayıp, merkebe ters oturtularak sokak sokak dolaştırılacağı tehdidinde bulunan Mümtaz-er Türköne, yıllar sonra yeniden sahneye çıkıp “Oyun kuruyor!”

Çünkü, 2011’de Ak Parti’den milletvekili aday adayı olduğunda mülakata gitmediği için aday yapılmadığını öğrenince “boyumun ölçüsünü almış oldum” dediği günden bu yana “intikam duygusu” ile yanıp tutuşuyor!

İntikam ateşini Cumhur İttifakı’nın içine atacağı fitne tohumu ile söndürmeye çalışıyor.

Geçmişinde başaramadı bugün de başaramayacak

Sayın Bahçeli, dün “Altaylardan, Tuna’ya” şarkısı eşliğinde yürüyüş yaparken bir klip paylaştı.

Ağır hastalık döneminin ardından bu paylaşımla, “Hamdolsun iyiyim” dedi.

Yine bugün Sırrı Süreyya’nın sağlığı için dua edenler daha birkaç hafta önce Sayın Bahçeli’ye dua ediyordu. Dualar kabul oldu.

Yine, Sırrı Süreyya Önder Meclis kürsüsünden “Sayın Bahçeli’ye ve Sayın Erdoğan’a barışa verdikleri destek için teşekkür ederim” dediğinde toplumsal bir karşılık buldu.

Sayın Bahçeli ön açtı, Cumhurbaşkanı Erdoğan olur verdi, İmralı’dan “PKK kendini lağvetsin” çağrısı geldi.

İşte böyle bir ortamda, Mümtaz”er Türköne, Cumhur İttifakı’nın içine “fitne tohumu” atmak için oyun kurdu!

Bu oyun bu kez sahnelenmeyecek.

1999 Genel Seçimlerine gidilirken Mümtaz”er Türköne ve arkadaşlarının kurduğu oyun PKK elebaşı Öcalan’ın Kenya’dan Türkiye’ye getirilmesi ile bozulmuştu.

Ecevit’in DSP’si birinci parti;

Türköne’nin danışmanı olduğu Çiller’in DYP’si, Yılmaz’ın ANAP’ının gerisinde kalarak 4’ncü olmuştu.

Kurduğu oyun tutmamıştı yani!

Bu gün de kurduğu oyun tutmayacak…

Bu kez de ayırttığı koltukta boş sahneyi izlemek zorunda kalacak.

Demedi demeyin.

Hasan Öztürk / Haber7

Source: M Yazilari


Bir Filistinlinin çığlığı: Vatanım için tuttuğum yasın bedelini tüm kalbimle ödedim

Abuzaher, “Vatanım için tuttuğum yasın bedelini tüm kalbimle ödedim” sözleriyle başladığı yazısında, 1,5 yılı aşkın süredir devam eden İsrail katliamları altında hayatta kalma mücadelesi veren Filistinlilerin yaşadığı drama dikkat çekti. Abuzaher, modern dünyanın çelişkilerini Gazze üzerinden anlatırken, “İnsan haklarını dilinden düşürmeyenlerin, insanlığın yanışını izlerken sessiz kaldığı bir dünya bu” ifadesiyle uluslararası toplumun ikiyüzlülüğünü eleştirdi.Yazısında El-Şati mülteci kampında bayram günü yaşanan katliamları ve Eş-Şucaiye bölgesinde tahliye tehditleri altında yaşayan Gazzelilerin hikayelerine yer veren Abuzaher, “Ölümün şok edici etkisi bize bir gerçeği hatırlatıyor: Ölüm sokaklarımızda ne kadar sık görülürse görülsün, hiçbir zaman bize normal gelmeyecek!” diyor.İşte Waad Abuzaher”in vicdanları titreten o yazısı;Vatanım için tuttuğum yasın bedelini tüm kalbimle ödedim. -Waad Abuzaher, Gazze İnsanların dürüstlükten korkup, nezaket adına yalan söylediği bir çağın tanığıyım. Sınıfta heyecanla elimi kaldırdığımda bana “Fazla ukalalık etme” derlerdi.Böylece suskunluğun bildiğini ifade etmekten daha güvenli olduğunu öğrendim. Önce insanları yürekten severiz ve bize söyledikleri sözlere kutsal yeminlermiş gibi inanırız. Daha sonra duyguların sadakatle değil, çıkarlarla ölçüldüğünü fark ederiz.Bize hep “Sevgi istenmez, verilir” dediler… Ama onu daha fazla hak edene değil, zaten ona daha fazla sahip olana verdiler.”Korkma, yanındayız” dediler. Ama ben en zayıf anlarımda ayakta durmaya çalışırken, yapayalnızdım.Ne garip bir dünya bu, herkes her şeyi yalnızca kendi penceresinden görüyor, asla daha geniş bir perspektiften değil.Bu bir çeşit ikiyüzlülük sayılmaz mı? Mesela; tepeden tırnağa silahlanırken bir yandan barış hayalleri kuruyoruz.Hukuk adına yükselen sesleri sustururken bir yandan özgürlük adına haykırıyoruz.Allah’a inandığımızı söylüyoruz ama hiç hesap vermeyecek gibi yaşıyoruz.Tüm bu çelişkilere şahit olurken bir yandan yaşamaya devam ediyoruz.Oysa ki çelişkiler gelip geçici durumlar değildir! Asla iyileşmeyen açık yaralardır. İz bırakırlar.Çelişki kavramını Gazze’de yaşananlarla nasıl ele alabiliriz?Yaşadığımız dünya çelişkilerle dolu!İnsan haklarını dilinden düşürmeyenlerin, insanlığın yanışını izlerken sessiz kaldığı bir dünya bu.Çocukların çığlıklarının duyulduğu ancak kimsenin çığlıklara kulak vermediği bir dünya bu.Toprağı savunmanın terörizm, evleri bombalamanın nefsi müdafaa olarak tanımlandığı bir dünya bu.Her hayatın kutsal olduğu iddia edildiği halde bazı hayatların diğerlerinden daha kutsal olduğuna şahit olunan bir dünya bu.Barış hakkında konuşur, savaş aygıtlarını finanse ederler.Adalet vaazları verir, adaletsizlik yüzleşemeyecek kadar rahatsız edici bir hal aldığında arkalarını dönüp giderler.Gazze’de çelişki artık yalnızca ahlaki bir mesele değil, gözle görünür bir gerçeklik:Okulların ve hastanelerin enkazında,titreyen elleriyle çocuklarını toprağa veren annelerin yüzlerinde,her şeyi gördüğünü iddia edip yine de başka yöne bakan bu dünyanın orta yerinde..Gazze sadece kuşatma altında bir yer olmanın ötesinde, sözde medeni dünyanın en derin çelişkilerini yüzümüze vuran bir aynadır.Bu bağlamda, Gazzeli bir avukat ve gençlik hakları savunucusu olan Mekdad Al-Mekdad, Ramazan Bayramı’nın ikinci günüde Gazze’deki El-Şati mülteci kampında yaşadığı olayı şu şekilde kaleme aldı:“Bu fotoğraf yüreğimizi acıtan tüm çelişkileri gözler önüne seriyor. Gerçek bir sahne… Yanmış balkonumdan, sokakta görülen savaşın izleri:-Bayram günü oynayan çocuklar.-Oyuncak satan küçük bir tezgâh.-Çöp yığınları.-Bombardımandan geriye kalan yıkım ve enkazlar.-Bir şehidin cenaze töreni.Ölümün şok edici etkisi bize bir gerçeği hatırlatıyor: Ölüm sokaklarımızda ne kadar sık görülürse görülsün, hiçbir zaman bize normal gelmeyecek!Bu bir savaş değil, soykırımdır ve bu sahne her yaşandığında aynı dehşeti hissettiriyor.Dün Gazze’nin kuzeyinde El-Şati Kampı’ndaki evlerinin yakınında bir grup insan bombalandıktan sonra, beş sivil öldürüldü. Bu fotoğrafta görülen şehitlerden birinin cenaze törenidir.”Geçtiğimiz günlerde İsrail ordusu Eş-Şucaiye bölgesinde (Gazze’nin doğu kısmı) yaşayan insanlardan çadırlarını ve evlerin enkazlarını boşaltmalarını istedi. İnsanların çoğu gidecek güvenli bir yer olmadığı için ayrılmayı reddetti. Artık insanlar öyle bir noktaya geldi ki hiçbir şeyi umursamıyorlar sadece birazcık huzur istiyorlar.O gece Eş-Şucaiye’den bir Gazzeli olan Mahmud Facebook sayfasında şunları yazdı:“Hasta annemi Eş-Şucaiye’yi boşaltmaya ve burayı terk etmeye ikna etmeye çalıştım ama şiddetle karşı çıktı. Burada birlikte öleceğiz.”Bir buçuk yılı aşkın bir süredir devam eden soykırımın ardından insanların tutkusunu, sonra umudunu ve zaman zaman her şeye dair inancını kaybetmeye başlaması anlaşılabilir.Gazze’li bir insanın ruhu köklü bir inanca ve imana sahiptir. Bu lafta kalan bir inanç değildir, inanmayı bir ilke bilen, inatla onurlu duran ve düşmana boyun eğmeyi reddeden bir inançtır.Ancak en cesur ve güçlü kalpler bile yorgun düşebilir.Zulme ve haksızlığa uğramak, çaresiz kalmak bazen en dayanıklı ruhları bile aciz düşürebilir.Ve yorgunluğun sessizliğinde, insanın aklına birbirini kovalayan bir sürü soru gelir:Neden büyümek zorunda kaldım?Neden bir çocuk olarak kalamadım? – hayatın yüklerinden uzak, onun acımasız sorumluluklarından habersiz?Bu acı neden benim kaderime yazıldı?Neden ben? Neden biz? Neden hep Filistinliler?Bu sorular şekilden şekile girerek, her defasında aynı ağırlığı taşıyarak kendini tekrarlıyor.Her şeye rağmen Gazzeliler ayakta kalmaya devam ediyorlar. Kolay olduğu için değil, başka seçenekleri olmadığı için.Çünkü Gazzelilerin içlerinde bir yerde yol karanlığa gömüldüğünde bile titrek bir ışık, asla kırılmayan bir pusula vardır.Bu koşullar altında tüm zorluklara rağmen görevini sürdüren yeni mezun bir Gazzeli doktor şu satırları yazdı:İsrail”in öldürdüğü beş yaşındaki kız Hind;“BİZ NE ZAMAN BÜYÜDÜK?Adımlarımız ne zaman bu kadar ağır, bu kadar kararlı hale geldi? Tüm çıkış yolları kapandı ve artık nereye gittiğimizi bilmiyoruz.Kendim için yas tutuyorum: Sabrıma, hiç gerçekleşmeyen umutlarıma, olup bitenlere dayanma gücüme..Görünen o ki artık tüm yaptığımız bizi asla temsil etmeyecek koşullarla savaşmak.İşte bu, bu insanın ruhuna sinsice sızan bir yorgunluk. Öyle derin bir yorgunluğun içine düştüm ki sığınacak bir vatanım yok, avutacak bir dostum yok.Hayat mı? Artık eskisi gibi değil ya da en azından hayal ettiğim gibi değil.Bütün bu kaygıların ardından teselli neye benzeyecek ki? Huzur nasıl bir şey olacak? Hala benim istediğim bir şey mi olacak bu huzur? Ya da ben artık ben huzur istiyor olacak mıyım?Bu benim en büyük korkum.Yaşama sevincimin bu yorgunlukla lekelenmesini nasıl açıklayabilirim. Yollardan, insanlardan, günlerden, tereddütlerden, çözümsüzlüklerden ve her şeyin yükünden taşan bir yorgunluk bu. Yarın daha gelmeden yarından yoruldum. Dünden yoruldum. Verilen sözlerden ve öfkeden yoruldum.Kimse benim kaybettiklerimi, benim korkularımı, bitmeyen kafa karışıklığımı, zihnimde dönüp duran bu sesleri ve asla bana rahat vermeyen düşünceleri fark etmiyor.Sadece bir kez olsun zoru başarmak, gerçek bir lütfa erişip kazanmak, bir kez olsun bazı şeylerin tam da kalbimize göre şekilleneceğine ve nasıl olursa olsun bizimle kalacağına inanmak isterdim.”Tüm ruhlar aynı değildir. Bazıları güçlüdür; her zorluğu aşabileceği inancıyla ayakta kalır. Bazılarıysa daha çabuk pes eder. Zorluklara karşı dirençli olmak, içsel bir güç ve bakış açısı meselesidir. Neredeyse iki yıldır çadırda yaşayan birini pes etmek istediği için yargılayabilir miyiz? Asla! Kuşatma altında yaşamak; sadece temel ihtiyaçlara ulaşamamaktan ibaret değildir. Kuşatma altında yaşamak aynı zamanda kimsenin korkunuzu ve acınızı hissetmemesidir, kimsenin yanınızda olmamasıdır.Bir Filistinlinin kanıyla diğer insanların kanı arasında nasıl bir fark var? Filistinlilerin kanı bu kadar değersiz mi? Psikoloji eğitimi alan Gazzeli genç bir aktivist olan Ahmed Murtaca X hesabında şunu yazdı: “Belki de kaçıp durduğumuz ölüm aslında bize böylesi bir hayattan daha şefkatlidir.” Ahmed’i suçlayabilir miyiz? Ya da ondan direnmesini ve direniş sembolü olmasını isteyebilir miyiz? Ahmet yaklaşık iki yıldır orada, bedeni hala hayatta ama ruhu binlerce kez öldürüldü. Evini terk etmeye zorlandığında, evi bombalandığında öldürüldü. Başka? Başka ne olsun? Ekmek almak için kuyrukta bekleyen en yakın arkadaşlarını kaybettiğinde öldürüldü Ahmet. İsrail-Amerikan yapımı füzeler içeride ekmek yapan fırıncıdan çok daha hızlıydı. Sonra henüz on dokuz yaşında olan kardeşi bir ayağını sonsuza dek kaybetti. Ahmet bir kez daha öldü. Bu, Ahmed Murtaca’nın hikâyesinin sadece küçük bir parçası, Gazze’de acı çeken kimsenin bilmediği kaç Ahmed var?Filistinlilerin hayatı değerlidir.Filistinliler sadece bir sayıdan ibaret değildir.Her insan gibi ‘yaşamayı’ hakkederler.

Source: Ramazan Yıldız